You are currently viewing 🎙️ Bağlanma Kuramının Kökeni | Kaygılı Bağlanma -1 (PART 2) / Podcast

🎙️ Bağlanma Kuramının Kökeni | Kaygılı Bağlanma -1 (PART 2) / Podcast

Merhaba ve hoş geldiniz. Geçen bölümde bağlanma kuramının temellerini, Bowlby’nin “güvenli üs” fikrini ve Ainsworth’un Yabancı Durum deneyini konuşmuştuk. Bugün ise bağlanma stillerinden belki de en yoğun duyguları barındıranına, kaygılı bağlanmaya odaklanacağız.

Kaygılı bağlanma, bir yanıyla yakınlığa duyulan derin ihtiyaç, diğer yanıyla terk edilme korkusunun gölgesidir. Çocuklukta bakımverenin tutarsız, bazen var bazen yok oluşundan doğar. Yetişkinlikte ise “Acaba beni gerçekten seviyor mu?” sorusunun içimizi kemiren sesi haline gelir.

Hazırsanız, gelin birlikte bu duygusal haritanın içine adım atalım.

Bağlanma Kuramının Genişlemesi: Yetişkin İlişkileri ve Modern Yaklaşımlar

Bowlby ve Ainsworth daha çok anne-çocuk bağlanmasına odaklanmışlardı. Peki ya yetişkinler arasındaki ilişkiler? Bir sevgiliye duyulan bağlılık, eşimize karşı hissettiğimiz güven veya güvensizlik duyguları da benzer bir mekanizmanın ürünü olabilir mi? Az önce Hazan ve Shaver’in 1980’lerde bu soruya kafa yorduklarını ve bir anket çalışması yaptıklarını anlattım. Onların çalışması, psikoloji alanında yepyeni bir ufuk açtı diyebiliriz. Hazan ve Shaver (1987), yetişkin romantik ilişkilerinin de bir tür bağlanma ilişkisi olduğunu öne sürerek şu paralelliklere dikkat çektiler: Bebekler nasıl anne yanındayken güvende hissedip keşfe çıkıyor, anne gidince üzülüyorsa; yetişkinler de sevdiği kişi yanındayken kendini güvende hissediyor, ayrı kalınca özlüyor ve bazen kaygılanıyor. Hatta ilginç detaylar bile aynı: Mesela sevgililerin birbirine sarılması, fiziksel yakınlık araması, “bebek dili”yle konuşması gibi şeyler, bir anlamda o bebek-ebeveyn bağlanmasının izlerini taşıyorlabs.psychology.illinois.edu. Hazan ve Shaver, “Romantik aşk aslında bir bağlanma sürecidir” diyerek yetişkin aşkını tanımladı. Bu çerçevede yetişkinlerde de güvenlikaygılı ve kaçınganbağlanma kalıpları olduğunu gösterdiler. Biraz önce yaptığımız alıştırmadaki A, B, C profilleri bunun kanıtı aslındalabs.psychology.illinois.edu.

Bu bulgular ilk ortaya çıktığında bazı kesimler şaşırdı, bazıları ise “Demek bu yüzden ilişkilerimde böyle davranıyorum!” diyerek aydınlanma yaşadı. Aslında, insan doğasının tutarlılığını gösteren bir şey bu: Çocukken öğrendiğimiz sevgi ve güven dersleri, büyüdüğümüzde de içimizde yaşamaya devam ediyor. Bu, bir yanıyla iç karartıcı olabilir (“Eyvah, çocukluğum kötüydü, demek ki ilişkilerim de kötü olacak!” diye düşünenler çıkabilir). Ama öte yandan, tersi de geçerli: İyi ve sağlıklı bir bağlanma geçmişiniz varsa, ileride zorluklar karşısında daha dirençli olabiliyorsunuz. Ya da geçmişteki eksikleri, sonradan telafi edebiliyorsunuz. Psikolojide “earned secure” denilen bir kavram var, Türkçesi “sonradan kazanılmış güvenli bağlanma” diyebiliriz. Yani çocukluğu zor geçmiş biri bile, hayatında güvenilir insanlarla tanışıp onlarla derin bağlar kurarak, adeta güvenli bağlanmayı sonradan öğrenebiliyor.

Modern bağlanma kuramı, sadece romantik ilişkilerde değil, başka alanlarda da ilerledi. Örneğin, psikolog Mary Main, yetişkinlerin bağlanma tarzını ölçmek için Yetişkin Bağlanma Görüşmesi (Adult Attachment Interview) adında derinlemesine bir mülakat tekniği geliştirdi. Bu görüşmede, kişiye çocukluk ilişkileri hakkında sorular soruluyor ve verdiği cevapların tutarlılığı ve duygusal içeriği analiz edilerek, kişinin içsel çalışma modeli anlaşılıyor. İlginç olan, Mary Main’in çalışmaları, bir ebeveynin bu görüşmedeki bağlanma temsilinin, çocuğunun bağlanma stilini bile öngörebildiğini gösterdi. Yani, diyelim bir anne adayına bu görüşmeyi yaptınız ve anne kendi geçmişi hakkında örneğin kaygılı bir anlatım sergiledi; doğacak çocuğunun da kaygılı bağlanma geliştirme olasılığı yüksek bulunmuş. Bu durum, bağlanma kalıplarının kuşaklar arasında aktarılabildiğini düşündürüyor. Ama tekrar vurgulayalım, bu bir kader zinciri değil; eğer anne adayı kendi güvensiz deneyimlerinin farkına varıp üzerinde çalışırsa, bebeğine farklı bir yaklaşım sunabilir ve zincir kırılabilir.

Bağlanma kuramının genişleyen bir diğer boyutu da, zihinsel ve duygusal gelişimle olan bağlantısı. Burada da Peter Fonagy adını anmak gerekiyor. Fonagy, bir psikolog ve psikanalist, ve onun katkısı bağlanma kuramını zihin hayatımızın başka bir kavramıyla birleştirmek oldu: Zihinlendirme (mentalization). Zihinlendirme, basitçe söylemek gerekirse, kendimizin ve başkalarının zihinlerine ayna tutabilme becerisi, yani “kendi düşünce ve duygularımı anlayabiliyorum, ayrıca senin kafandan geçenleri de hayal edebiliyorum” diyebilmek. Fonagy ve arkadaşları, bir çocuğun mentalizasyon kapasitesinin gelişmesinde erken bağlanma ilişkilerinin belirleyici olduğunu ortaya koydulardepthcounseling.org. Eğer anne-baba, çocuğun duygularını anlıyor, ona yansıtıyor ve regüle etmesine yardım ediyorsa (mesela çocuk düştü ağlıyor, anne “canın acıdı, korktun şu an, ama geçti bak buradayım” diyorsa), çocuk yavaş yavaş kendi duygularını tanımayı, adlandırmayı ve sakinleştirmeyi öğreniyor. Bu da onun başkalarının zihinlerini de okuyabilme becerisini, yani empati ve anlayışını geliştiriyor. Fonagy’nin teorisinin özü şu: Güvenli bağlanma yaşayan çocuklar, kendi iç dünyalarını ve başkalarının iç dünyalarını tanımakta ustalaşıyorlar; güvensiz bağlanma yaşayanlarda ise bu “zihin okuma” becerisi sekteye uğrayabiliyordepthcounseling.org.

Bunun terapötik sonuçları da var. Fonagy, özellikle Borderline (sınırda) kişilik bozukluğu gibi rahatsızlıkları olan bireylerde mentalizasyon kapasitesinin düşük olduğunu, bunun kökeninde de genellikle travmatik ve güvensiz erken bağlanma öykülerinin yattığını öne sürdü. Bu teoriye dayanarak, Mentalizasyon Temelli Terapi adında bir yaklaşımla, terapide kişinin yavaş yavaş kendi ve başkasının zihnini daha iyi anlamasını sağlayarak iyileşmeyi hedeflediler. Bu yaklaşımın oldukça başarılı sonuçlar verdiği görülüyor. Yani bağlanma kuramı, sadece “anneler ve bebekler” konusu olarak kalmadı, modern psikolojide terapiden nörobilime kadar birçok alana entegre oldu.

Bir de yetişkin romantik ilişkiler alanına geri dönersek, Hazan & Shaver’in ardından bu konuda tonla araştırma yapıldı. Mikulincer & Shaver ikilisi, yetişkin bağlanma stillerinin stresle başa çıkma, partnerle iletişim, hatta fiziksel sağlık üzerinde bile etkileri olduğunu gösterdiler. Örneğin, güvenli bağlanan yetişkinlerin ilişkilerinde daha fazla güven, uzun süreli tatmin, sağlıklı iletişim olduğu bulunmuş. Kaygılı bağlananların ise ayrılık, kavga gibi durumlarda çok daha yoğun stres tepkileri gösterdikleri, partnerlerine karşı bağımlı davranabildikleri rapor edilmiş. Kaçınganlar da yakınlıktan kaçındıkları için, ilişkide duygusal paylaşım noksanlığı yaşayabiliyorlar. Ama güzel haber: Güvenli bir partneri olan kaygılı veya kaçıngan biri, zamanla ilişkide daha dengeli hale gelebiliyor. Partnerlerin birbirini “güvenli liman” haline getirmesi mümkün. Örneğin, çok kaygılı bir eşiniz varsa, ona sık sık güven vererek, açık iletişim kurarak onun zamanla sakinleşmesine yardımcı olabilirsiniz. Veya kaçıngan bir eşiniz varsa, onu yavaş yavaş duygular hakkında konuşmaya teşvik edip, duygularını kabul edeceğinizi hissettirerek aranızdaki mesafeyi azaltabilirsiniz. Bu şekilde, bağlanma dansında partnerler birbirini etkiler ve birlikte değişebilir.

Kuramın genişlemesi derken bir başka alan: Bağlanma ve beyin gelişimi. Modern nöropsikoloji çalışmalarında, bebeklikte kurulan güvenli bağın beyin gelişiminde olumlu etkileri olduğu, stres tepki sistemlerinin (örneğin kortizol hormonunun salınım düzeni) güvenli bağlanan çocuklarda daha sağlıklı olduğu gibi bulgular elde edildi. Travmatik, sevgi yoksunu ortamlarda büyüyen çocukların ise beyinlerinde bazı duygusal düzenleme alanlarında farklılıklar olabiliyor. Fakat beynin de plastik olduğunu, sıcak ve şefkatli ortamlar sağlanarak pek çok şeyin telafi edilebildiğini unutmamak gerek.

Bunca bilgiden sonra kafanız biraz dolmuş olabilir. Gelin birkaç adım geri çekilip büyük resme bakalım: Bağlanma kuramı, esasen şunu söyler: İnsanın en temel ihtiyacı, güveneceği ve yanında huzur bulacağı birine sahip olmaktır.Bebekken bu ihtiyacımız ebeveynlerimizle karşılanır. İyi karşılanırsa güven duygumuz gelişir, kendimize değer veririz, dünyayı keşfe çıkarız. Karşılanmazsa hayata hep bir eksiklik hissiyle, tetikte ya da mesafeli başlarız. Bu başlangıç ayarlarımız, sonraki arkadaşlık, aşk, iş ilişkilerimize kadar bir gölge gibi eşlik eder. Ama bu gölge, bilinçle üzerine ışık tutulduğunda dağılabilir. Yani geçmişinizde güvensizlikler varsa bile, bunu fark edip çalışarak, gerekirse terapi alarak veya sağlıklı ilişkilere yönelerek kendinize yeni bir hikâye yazabilirsiniz.


Ben anlatıcı olarak, bağlanma kuramını öğrendiğimden beri kendi hayatıma dair pek çok şeyi daha iyi anladığımı söyleyebilirim. Örneğin, neden bazı arkadaşlarımın eleştirilere çok duyarlı olduğunu (meğer çocukken koşullu sevgi görmüşler, hep onay arıyorlar) ya da bir diğer arkadaşımın neden ciddi ilişkilerden köşe bucak kaçtığını (muhtemelen bir bağlanma korkusu geliştirmiş) daha net kavrıyorum. Bu bilgiler bana sadece anlama değil, aynı zamanda empati de getirdi. Etrafımızdaki insanların davranışlarının altında yatan çocukluk yaralarını veya temellerini düşününce, kızgınlık yerini şefkate bırakabiliyor. Siz de belki kendinize ve sevdiklerinize bu gözle bakmaya başlayabilirsiniz. “Bu tepkinin altında hangi bağlanma şeması olabilir?” diye sormak, insan ilişkilerinde ufuk açıcı olabiliyor.

Aslında anlattığımız şey, hepimizin içinde ortak olan bir hikâyeydi: Sevilme ve güvenilme ihtiyacının hikâyesi. Bu hikâyede kimimiz şanslı başlangıçlar yapıyoruz, kimimiz zorluklar yaşıyoruz. Fakat her durumda, insanın uyum sağlama ve iyileşme kapasitesi muazzam. Eğer çocukluğunuz harika geçtiyse, bunun meyvelerini topluyorsunuz. Eğer sıkıntılı geçtiyse, bugün hala değişim için bir şansınız var. Bağlanma kuramı bize şunu öğretiyor: İlişkiler yaralayabildiği gibi, ilişkiler iyileştirebilir de. Güvensiz bir bağlanma geçmişiniz olsa bile, güvenli ilişkiler deneyimledikçe yaralar iyileşebilir, o içsel çalışma modeliniz revize olabilirsimplypsychology.org.


Umut verici bir not olarak şunu paylaşmak isterim: Psikoterapi araştırmaları gösteriyor ki terapi ilişkisi bile bir tür bağlanma ilişkisi işlevi görebiliyor. İyi bir terapist, danışanı için geçici bir “güvenli üs” oluyor; danışan belki ilk kez koşulsuz kabul ve empati deneyimliyor. Bu sayede yavaş yavaş kendine ve başkalarına dair daha olumlu modeller geliştirebiliyor. Yani yetişkinlikte de yeni güvenli bağlanma deneyimleri yaşayabiliriz, buna açık olmak önemli.


Bu bölümde kendinize dair bazı farkındalıklar kazandıysanız ne mutlu bize. Belki ebeveynlerinizi, çocukluğunuzu, mevcut ilişkilerinizi yeni bir gözle değerlendirdiniz. Belki de ilk kez “bağlanma stili” diye bir şey duydunuz ve kendi davranışlarınızı açıklayan bir dil buldunuz. Unutmayın ki hiçbir stil tamamen iyi veya kötü değil, her birinin altında bir uyum sağlama çabası var. Önemli olan, eğer hayatınızda sizi kısıtlayan, inciten yanlar varsa, bunları değiştirmenin mümkün olduğunu bilmek.

Şimdi bağlanma stillerinden özellikle kaygılı bağlanma üzerine derinlemesine konuşacağız. Kaygılı (anksiyöz) bağlanma stiline sahip biri çocuklukta ne yaşamıştır, yetişkinlikte bu nasıl bir duygu dünyası yaratır, ilişkilerinde ne gibi döngülere girer – bunları inceleyeceğiz. Ve en önemlisi, kaygılı bağlanma stiline sahip birinin bu kaygıyı yatıştırmak ve daha güvenli ilişkiler kurmak için neler yapabileceğini tartışacağız.


Kaygılı bağlanma stili, isminden de anlaşılacağı gibi ilişkilerde yoğun kaygı ve endişeyle karakterizedir. Kişi, sevdiği insanlara karşı derin bir bağ kurmak isterken aynı anda terk edilme korkusuyla boğuşur. Bu bölümde, önce çocuklukta kaygılı bağlanmanın köklerine ineceğiz; ardından yetişkinlikteki yansımalarını somut örneklerle konuşacağız. İç dünyamızda bu bağlanma stilinin duygusal ve bedensel tezahürlerini, tetikleyicilerini ve iç sesimizi nasıl şekillendirdiğini tartışacağız. Kendimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olacak bazı içsel sorular da paylaşacağım. Son olarak, kaygılı bağlanma stiline sahip birinin ilişkide neye ihtiyaç duyduğunu ve bu döngüyü kırmak için iyileşme yollarını detaylandıracağız: farkındalık geliştirmek, kendilik değerini güçlendirmek, duygusal regülasyon becerileri edinmek, ilişkiler içinde bağlanma modelini yeniden yazmak ve gerekirse profesyonel yardım almak. Bölümü umut verici ve şefkat dolu bir bakışla kapatacağız.

Çocuklukta Kaygılı Bağlanmanın Oluşumu

Kaygılı bağlanmanın temelleri çoğunlukla çocuklukta, bakımveren ile kurulan ilk ilişki dinamiklerinde atılır. John Bowlby’nin bağlanma kuramı ve Mary Ainsworth’ün “Yabancı Durum” deneylerinden biliyoruz ki, bir bebek veya çocuk, tutarlı biçimde ilgi ve şefkat görebildiğinde güvenli bağlanma geliştirebiliyor. Ancak bakımverenin tutumu tutarsız, öngörülemez veya duygusal açıdan yetersiz olduğunda çocukta güvensiz bir bağlanma paterni gelişebiliyormemorial.com.tr. Kaygılı (anksiyöz) bağlanma da işte bu güvensiz bağlanma türlerinden biridir ve genellikle bakımverenin tutarsız sevgisi ve dikkatinden kaynaklanırmemorial.com.tr. Yani çocuk bazen ihtiyacı olduğunda sevgi ve ilgi görüyor, bazen ise ihmal ediliyor ya da reddediliyor. Bu belirsizlik ortamı, çocuğun zihninde “Acaba beni gerçekten seviyor mu? Şimdi yanımda ama ya bir daha gittiğinde geri gelmezse?” gibi soruların filizlenmesine yol açıyor.

Tutarsız ebeveynlik, kaygılı bağlanmanın başlıca nedenlerinden biridir. Örneğin, bir an sarılıp şefkat gösteren, sonraki an uzak ve soğuk davranan bir bakımveren düşünün. Çocuk bu değişken tutum karşısında ilişkisini anlamlandırmakta zorlanır. Ne zaman ihtiyaç duysa yanında olacağını bilemediği bir ebeveyne karşı sürekli alarm halinde olur. Araştırmalar, böyle tutarsız bir bakım ortamında büyüyen çocuğun, ebeveyninin davranışını önceden kestiremediği için devamlı bir güvensizlik ve kaygı geliştirdiğini gösteriyorsimplypsychology.org. Çocuk, hangi davranışının sevgi getireceğini çözmeye çalışarak onay arayışına girebilir; çünkü içten içe, “Daha iyi ve uslu olursam belki annem/babam beni daha çok sever ve hiç bırakmaz” diye düşünür. İşte bu onay arayışı, çocuklukta ebeveynin sevgisini kazanmak için verilen bir mücadele olarak başlayıp yetişkinlikte de devam edebilen bir döngüdürmemorial.com.tr.

Kaygılı bağlanma geliştiren çocukların bakımverenlerine karşı davranışları genellikle iki uca savrulur: Bir yandan aşırı yakınlık talep eder, annesine ya da babasına yapışır, ayrılmak istemez; diğer yandan, bakımveren geri döndüğünde bile tam olarak rahatlayamaz, adeta gücenmiş gibi davranabilir. Mary Ainsworth’ün deneylerinde kaygılı (ambivalent) bağlanan bebeklerin, anneleri odayı terk ettiğinde çılgınca ağladığı; anne geri geldiğinde ise kucağa gelmek istediği halde sakinleşmekte zorlandığı gözlemlenmiştirintegratedcareclinic.comintegratedcareclinic.com. Bu bebekler, bakımveren yokken yoğun stres yaşar, ama bakımveren geri dönünce de kısa süreli bir rahatlamanın ardından tekrar kaygılanmaya başlar. Çünkü belki de annesinin tekrar gidebileceğini bilir ve tetikte kalır.

Bakımverenin öngörülemezliği çocuğa şunu öğretir: “Dün yanımdaydı, bugün yok; yarın ne olacağını bilemem.” Sonuç? Çocuk dünyayı güvenilmez bir yer olarak algılamaya başlar. İhtiyaç duyduğunda yanında kimse olmayabileceği ihtimali, çocuğun sinir sisteminde kalıcı bir alarm durumu yaratır. Kalbi biraz fazla hızlı çarpan, oyun oynarken bile sık sık annesinin nerede olduğuna bakan, dikkatini oyuna tam veremeyen bir çocuk hayal edin. Bu çocuk, keşfe çıkmak yerine (güvenli bağlanmış çocuklar dünyayı keşfetmeye daha açıktır) anneye yapışmayı tercih eder. Neden? Çünkü içten içe, anne uzakta olduğunda başına kötü bir şey geleceğinden, annesinin onu unutacağından ya da bir daha geri gelmeyeceğinden korkarintegratedcareclinic.comintegratedcareclinic.com.

Ebeveynin tutarsızlığı sadece fiziksel yokluk anlamına gelmez; duygusal yokluk da aynı etkiyi yaratabilir. Örneğin, fiziken yanında olan ama duygusal olarak çocuğuna karşı soğuk veya dalgın olan bir ebeveyn düşünün. Çocuk bir başarı kazandığında sevinci paylaşılmıyorsa ya da korktuğunda sakinleştirilmek yerine yalnız bırakılıyorsa, çocuk kendi duygularının karşılanmayacağı mesajını alır. Bu durumda çocuk, duygusal ihtiyaçlarını gidermek için daha da çok çaba gösterir: Daha çok sarılır, daha çok ilgi çekmeye çalışır, belki yaramazlık yapar veya tam tersi mükemmel çocuk olmaya soyunur. Bütün bunlar, ebeveyninden gelecek onayı garanti altına alma stratejileridir. Ne var ki, tutarsız bakım veren yanında hipervigilant (tetikte) olmayı öğrenen çocuk, hangi davranışının ne sonuç vereceğini asla tam bilemez. Dolayısıyla içsel olarak hep bir belirsizlik ve bunun getirdiği kaygı duygusuyla baş başa kalırsimplypsychology.org.

Çocuklukta atılan bu temel, eğer fark edilip üzerinde çalışılmazsa, bireyin ileride kuracağı yakın ilişkilerin zeminine de taşınır. Çocukken “Annem beni bırakıp gidebilir” diye korkan birisi, yetişkin olduğunda da “Partnerim beni terk edebilir” endişesini yaşamaya devam edebilir. Nitekim bağlanma araştırmaları, çocuklukta kaygılı bağlanan bireylerin yetişkinlikte romantik ilişkilerinde ayrılık kaygısı ve güvensizlik yaşama ihtimalinin yüksek olduğunu ortaya koyuyormemorial.com.tr. Özetle, çocuklukta tutarsız bağlanma deneyimleri yaşayan kişi, yetişkinlikte sevdiklerine bağlanırken bir yanıyla hep tetikte olur: Sevgi gördüğünde mutlu olur ama o sevgiyi kaybetme ihtimali onu sürekli tedirgin eder.

Tabii her bireyin hikâyesi kendine özgüdür. Bazı çocuklar aynı tutarsız ortamda büyüse de farklı başa çıkma yolları geliştirebilir. Kimi içe çekilir (kaçınmacı bağlanma geliştirebilir), kimi ise burada anlattığımız gibi daha kaygılı ve talepkâr bir bağlanma örüntüsüne sarılır. Burada kritik olan, çocuğun iç dünyasında ne deneyimlediğidir. Kaygılı bağlanan çocuk için en kötü senaryo, sevdiklerini kaybetmek ya da onların sevgisinden mahrum kalmaktır. Bu nedenle çocuk aklınca her yolu dener: Ağlayarak, yapışarak, tatlı dille veya başarılı olarak… Yeter ki ebeveyni yanında kalsın, gitmesin ya da sevgisini üstünden eksik etmesin.

Eğer kendi çocukluğunuza bakarsanız – belki şu an bir yetişkin olarak bu podcast’i dinlerken – benzer dinamikler gördüğünüz anılarınız olabilir. Örneğin, bazı dinleyiciler “Evet, annem çok gelip giderdi, ne zaman yanımda olacağını asla bilemezdim” diyebilir. Ya da “Babam ancak ben bir şey başardığımda gurur duyardı, onun dışında pek ilgilenmezdi” şeklinde hatıralar canlanabilir. Bu tür deneyimler, ileride ilişkilerde tetiklenebilecek kaygı tohumları ekebilir. Elbette bu, tamamen ümitsiz bir durum demek değil – üzerine çalışarak değişebilecek bir şey olduğunu ilerleyen bölümlerde konuşacağız. Ancak önce bir sonraki adım olarak, çocuklukta oluşan bu kaygılı bağlanma dinamiklerinin yetişkin hayatında nasıl tezahür ettiğine bakalım.

Yetişkin İlişkilerinde Kaygılı Bağlanmanın Görünümleri

Çocuklukta güvensiz bir ortamda kök salan kaygılı bağlanma, yetişkinlikte özellikle romantik ilişkilerde ve yakın dostluklarda belirgin şekilde ortaya çıkar. Kaygılı bağlanma stiline sahip bir yetişkin, ilişki içinde tıpkı o içindeki çocuğun hissettiği gibi karışık duygular yaşar: Bir yandan partnerine (veya yakın olduğu kişiye) sımsıkı bağlanmak, hep yanında olmak ister; diğer yandan ilişkide sürekli bir kaybetme korkusu taşır. Bu içsel gerginlik, davranışlarına ve düşüncelerine de yansır.

Kaygılı bağlanan yetişkinlerin en belirgin özelliklerinden biri, yakınlık ihtiyacının çok yüksek oluşudur. Bir ilişki içinde kendilerini güvende hissetmek için neredeyse sürekli bir birlikte olma, temas halinde olma isteği duyarlar. Partnerleri kısa bir süre için bile uzaklaştığında veya meşgul olduğunda içlerinde bir huzursuzluk belirir. Örneğin, birlikte değilken sık sık partnerine mesaj atmak, aramak veya en azından ne yaptığını bilmek istemek yaygındır. Partnerinden haber almadığında – diyelim ki mesajına hemen cevap gelmediğinde – aklına hemen en kötü senaryolar üşüşebilir: “Acaba bana küstü mü?”, “Benden sıkıldı mı?”, “Bir şey mi oldu?”. Beklediği cevabı alana dek içi içini yer, odaklanmakta zorlanır. Sürekli temas ve güvence arayışı, kaygılı bağlanan kişinin ilişkide kendini önemli ve seviliyor hissetmek istemesinin bir sonucudurmemorial.com.trmemorial.com.tr.

Bu kişiler çoğunlukla terk edilme korkusuyla yaşarlar. Partnerlerinin kendilerini bir gün aniden bırakacağından, terk edeceğinden endişe ederlermemorial.com.tr. Bu korku o kadar yoğundur ki, bazen kendi davranışlarıyla ilişkiye zarar verecek noktaya gelebilirler – sırf ilişkiyi kaybetmemek için. Örneğin, partnerinin küçük bir mesafe koymasını veya bağımsız bir şeyler yapmak istemesini büyük bir tehdit olarak algılayıp aşırı tepkiler verebilirler. “Beni terk edeceksin!” suçlamaları, dramatik çıkışlar ya da tam tersi yoğun bir yalvarma, yapışma davranışı görülebilir. Buradaki ironi şudur: Korktukları şey gerçekleşmesin diye gösterdikleri bu aşırı tepkiler, bazen partnerlerini bunaltarak ilişkide sorunlar yaratabilir.

Kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerin diğer bir özelliği, ilişkideki küçük detaylara büyük anlamlar yüklemeleridir. Örneğin partnerin yüz ifadesindeki ufak bir değişikliği hemen kendine yorabilir: “Dün akşam film izlerken birden sessizleşti, kesin ben yanlış bir şey söyledim.” Ya da partnerinin söylediği nötr bir sözü, diyelim ki “Bu hafta biraz işim yoğun olacak” cümlesini, “Benden uzaklaşmak istiyor” şeklinde yorumlayabilir. Yani küçük ve önemsiz görünen durumları bile defalarca analiz etme eğilimi vardır memorial.com.tr. Telefon mesajlarındaki noktalama işaretlerinden tutun da, sosyal medyada bir gönderiyi beğenip beğenmemesine kadar her ayrıntı, zihninde ilişkinin gidişatına dair ipuçları aradığı birer veri noktası haline gelir. Bu sürekli analiz hali, elbette kişinin zihnini aşırı meşgul eder ve yorar; ama o an için belirsizliği azaltma çabasından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Kaygılı bağlanan kişiler aynı zamanda devamlı onay peşinde koşarlar memorial.com.tr. Kendilerini değerli ve sevilebilir hissetmek için dışarıdan, özellikle de sevdikleri kişiden onay almaya ihtiyaç duyarlar. Öz-değerleri maalesef çoğu zaman içsel olarak sağlam kurulmamıştır; başkalarının kendileri hakkındaki görüşlerine, sevgilerine bağlıdır. Bu yüzden partnerlerinden sık sık sevildiklerini duymak, beğenildiklerini hissetmek isterler. “Beni seviyor musun?” sorusunu tekrar tekrar sormaları, ya da türlü yollarla (ilgi çekerek, hediyeler alarak, aşırı fedakârlık yaparak) “Benim için değerli misin, bana ihtiyacın var mı?” sorusuna cevap aramaları bu yüzdendir. Dışarıdan onaylanmaya ihtiyaç duyma hali, özsaygının düşüklüğüyle de bağlantılıdır – kendilerini yetersiz gördükleri için, başkası onaylarsa ancak o zaman yeterli olduklarına inanırlar my.clevelandclinic.org.

Bu durum bazen ilişki bağımlılığı şeklinde de tarif edilebilecek bir duruma varabilir. Yani kişi, ilişki olmadan kendini eksik hisseder, yalnız kalmaktan adeta korkar. Tek başınayken huzursuz olur, yalnızlığa tahammülü azdırmy.clevelandclinic.org. Bir ilişki bitince dünyası yıkılır gibi hissedebilir ve hemen bir başkasına yönelme eğilimi gösterebilir – çünkü kendi başına olmak, kendi kendine yetmek konusunda zorlanır. Codependency (bağımlı ilişki) kavramı burada devreye girebilir; kaygılı bağlanan birey, hayatında biri olmadan var olamayacağını, mutlu olamayacağını düşünmeye başlayabilir. Bu da ilişkide sağlıksız bir yapışıklık ve sınır problemleri doğurabilirmemorial.com.tr. Örneğin, kendi ihtiyaçlarını tamamen arka plana atıp partnerinin ihtiyaçlarına endekslenmek, sırf terk edilmemek için kendi sınırlarını ihlal ettirmeyi kabul etmek gibi davranışlar görülebilir.

Kaygılı bağlanma stilinin bir diğer yüzü de kıskançlık ve güvensizlik duygularının sık yaşanmasıdır. Partnerinin başkalarıyla olan etkileşimlerini, sosyal çevresini yakından gözlemleyebilir ve tehdit algılayabilir. “Acaba o kişiye benden daha mı yakın davranıyor?” gibi düşünceler zihnini meşgul edebilir. Bu da partnerini kontrol etme ihtiyacını doğurabilir – sürekli nerede, kiminle, ne yapıyor bilmek istemek gibi. Maalesef, bu denli hassas ve her şeye anlam yükleyen bir yaklaşım, ilişkide sık sık dengesizlik ve huzursuzluk yaratır memorial.com.tr. Partnerinin masum bir hareketi bile (örneğin telefonda dalgın olması) kaygılı birey için büyük bir olay haline gelebilir. Bu durum, ilişkide kavgaları veya yanlış anlamaları tetikleyebilir. Ne yazık ki, kaygılı bağlanan kişi çoğu zaman bunun farkında olup üzülse de, o anki yoğun duyguları nedeniyle kendi davranışlarını dengelemekte zorlanır.

Kendi deneyimlerimden küçük bir parantez açmam gerekirse: Ben de geçmişte, partnerimin mesajıma hemen dönmediği zamanlarda felaket senaryolarına kapıldığımı hatırlıyorum. Telefonuma baktıkça kalbimin hızlandığı, midemde bir düğüm oluştuğu anlar yaşadım. “Kesin bana küstü”“Ya bir şey olduysa?” diye kendi kendimi yiyip bitirirdim. O mesaj sesi gelene kadar dersime veya işime odaklanamadığımı bilirim. Mesaj geldiğinde ise koca bir oh çekerdim; tabii çoğunlukla endişelenecek bir şey olmadığını anlardım. Kendi kendime “Bak yine kuruntu yaptın” derdim ama benzer bir durumda tekrar aynı kaygıyı yaşardım. Bu kısır döngü içinde ne kadar yıpratıcı duygular döndüğünü çok iyi biliyorum. Eğer siz de benzer hisler yaşıyorsanız, yalnız değilsiniz ve bu durum aslında anlaşılabilir bir geçmiş deneyimin yansıması.

Şunu vurgulamak önemli: Kaygılı bağlanma yaşayan yetişkinler bilinçli olarak bu şekilde davranmayı seçmezler; bu tepkiler büyük ölçüde çocukluktan gelen otomatik bir korku mekanizmasının sonucudur. İçlerinde değersizlik ve terk edilme korkusu o kadar yer etmiştir ki, sanki her an gerçekleşecekmiş gibi tetikte yaşarlar. Dolayısıyla partnerlerinden de belirsiz davranışlar gördüklerinde (ya da öyle algıladıklarında) zihinleri hemen “tehlike var!” alarmı verir ve yoğun anksiyete devreye girer. Bu anksiyete hali, düşünmeden atılan mesajlara, bir anda bastıran öfkeye veya panik dolu duygusal patlamalara neden olabilir. Dışarıdan bakan biri bu tepkileri abartılı bulabilir, ancak içeride yaşanan fırtınayı anlamak önemlidir: O kişi aslında “Beni bırakma, beni sev!” diye haykıran yaralı bir çocuk gibi hisseder içten içe.

Kaygılı bağlanan bireylerin bir diğer sorunu da öz benlik duygularının sarsılmış olmasıdır. Az önce değindiğimiz gibi, tüm dikkatleri ilişkide karşı tarafın ne yaptığına odaklandığı için, kendi istek ve ihtiyaçlarından, hatta kendi kimliklerinden bile uzaklaşabilirler integratedcareclinic.comintegratedcareclinic.com. Kendi değeri ve sınırları konusunda kafa karışıklığı yaşayabilirler. Sürekli karşı tarafı memnun etmeye çalışmak, “yeter ki beni terketmesin” diye kendinden ödün vermek, bir süre sonra kişinin benlik saygısını daha da düşürür. Çünkü sürekli “yetmeme” hissiyle yaşarlar: “Demek ki daha fazlasını yapmalıyım ki beni gerçekten sevsin” düşüncesi hiç bitmez. Bu da kısır bir döngü yaratır: Ne kadar çabalarsa çabalasın kendini güvende ve yeterli hissedemediği için daha da fazla çabalar, daha çok tükenir.

Elbette her kaygılı bağlanan bireyde bu özelliklerin hepsi birden ve aynı şiddette görülmeyebilir. Bir yelpaze gibi düşünürsek, kimisi sadece hafif bir terk edilme endişesi yaşar ama bunu iyi yönetebilir, kimisi ise çok daha yoğun tepkiler verir. Önemli olan, bu davranış ve duyguların altında yatan ana hisleri fark etmektir: Değersizlik korkusu, terk edilme korkusu, güvensizlik ve sevilmeme endişesi. Bunlar, çocuklukta yaşananların bugüne yansıyan gölgeleridir aslında.