You are currently viewing Spinoza’nın Siyaset Felsefesi Üzerine – Özgürlük, Devlet ve Din Üzerine Bir Sohbet

Spinoza’nın Siyaset Felsefesi Üzerine – Özgürlük, Devlet ve Din Üzerine Bir Sohbet

Spinoza'nın Siyaset Felsefesi Üzerine – Özgürlük, Devlet ve Din Üzerine Bir Sohbet

Giriş:
Merhaba, değerli dinleyiciler! Bugünkü podcast sohbetimizde 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinoza’nın siyaset felsefesine yakından bakacağız. Spinoza, felsefe tarihinin en radikal ve özgün düşünürlerinden biri olarak bilinir. Peki onun siyaset alanındaki fikirleri nelerdi? Özgürlük kavramını nasıl anlıyordu, devlete ve toplumsal örgütlenmeye dair ne düşünüyordu? Din ve siyaset ilişkisine yaklaşımı nasıldı, din özgürlüğünü savunurken neleri vurguladı? Ayrıca Hobbes, Locke ve Descartes gibi çağdaşlarıyla karşılaştırdığımızda Spinoza’nın duruşu nasıldı ve günümüz siyasal düşüncesini nasıl etkiledi? Tüm bu sorulara samimi ama akademik bir sohbet havasında yanıt arayacağız. Hazırsanız, Spinoza’nın dünyasına doğru 45 dakikalık bir yolculuğa çıkalım.

Spinoza’ya Kısa Bir Bakış ve Tarihsel Bağlam

Öncelikle kısaca Spinoza’yı tanıyalım. Baruch Spinoza 1632’de Amsterdam’da, Portekiz kökenli bir Yahudi ailenin çocuğu olarak doğdu. Yaşadığı Hollanda, o dönemde nispeten dini hoşgörü ortamıyla tanınıyordu; ancak bu hoşgörünün de sınırları vardı. Spinoza, genç yaşta benimsediği alışılmadık Tanrı anlayışı ve felsefi görüşleri nedeniyle kendi Yahudi cemaatinden afaroz edildi (herem cezası aldı). Yani daha 24 yaşındayken toplumundan dışlanmış, “tehlikeli” ilan edilmişti. Bu ceza öyle katıydı ki, kimsenin onunla konuşmasına veya selamlaşmasına bile izin yoktu

dergipark.org.tr

. Ancak Spinoza yılmadı; tam tersine fikirlerini geliştirmeye ve ifade etmeye devam etti. “Felsefe yapma ve hissettiklerimizi ifade etme özgürlüğü… İşte her yönden savunmak istediğim şey bu” diye yazıyordu ve otoritenin baskısına rağmen düşünce özgürlüğünü kararlılıkla savunuyordu

dergipark.org.tr

.

Spinoza’nın yaşadığı 17. yüzyıl, Avrupa’da din savaşlarının ve siyasal çalkantıların dönemi. Hollanda’da Calvinci Protestanlar ile daha hoşgörülü Arminianlar arasında sert tartışmalar yaşanıyor; din adamları felsefi düşünceyi tehdit olarak görüp yeni fikirleri baskılamaya çalışıyordu

plato.stanford.edu

plato.stanford.edu

. Spinoza’nın dostu ve benzer fikirli Adriaan Koerbagh, Hristiyan dogmalarını eleştiren eserler yazdığı için hapse atılmış, büyük acılar çekmişti

plato.stanford.edu

. Yani düşünce ve inanç özgürlüğü meselesi Spinoza’nın kişisel deneyimlerinin tam merkezindeydi. Bu tarihsel bağlam, onun siyaset felsefesinin şekillenmesinde kritik bir rol oynadı.

Spinoza, felsefesini geliştirirken Descartes gibi dönemin önemli rasyonalistlerinden etkilendi. Descartes, akılcı yöntemleriyle skolastik düşünceye meydan okumuş ancak din konusunda ihtiyatlı davranmıştı. Spinoza ise rasyonaliteyi sonuna kadar götürerek daha da cesur sonuçlara ulaştı. Örneğin, Descartes ikili bir dünya (zihin ve madde ayrımı) ve Tanrı’yı evrenin dışındaki bir yaratıcı olarak tasavvur ederken, SpinozaDoğa ya da Tanrı” diyerek tek bir töz olduğunu, her şeyin Tanrı’nın (ya da doğanın) bir parçası olduğunu savundu. Bu görüş, mucizeleri ve vahiylere dayalı dinsel otoriteyi sorgulamasına yol açtı. Descartes, fikirlerini otoritelerle çatışmaktan kaçınarak yaymaya çalışırken, Spinoza Teolojik-Politik İnceleme (TTP) adlı eserinde İncil’i eleştirel bir gözle incelemekten ve din ile devlet işlerini ayırmaktan çekinmedi. Kısacası, Descartes’ın açtığı akıl yolunu Spinoza çok daha radikal bir şekilde ilerletti – bu da onun dönemin muhafazakârlarını fazlasıyla kızdırmasına neden oldu.

Şimdi Spinoza’nın siyaset felsefesinin ana temalarına geçelim. Bunu yaparken onun özgürlük anlayışı, devlet görüşü, din-siyaset ilişkisi ve toplumsal sözleşme fikrine katkılarını sırayla ele alacağız. Yeri geldikçe Hobbes ve Locke gibi diğer düşünürlerle karşılaştırmalar yapıp, Spinoza’nın düşüncelerinin sonraki çağlara etkisini de tartışacağız.

Spinoza’nın Özgürlük Anlayışı

Spinoza denince akla ilk gelen kavramlardan biri özgürlük oluyor, fakat onun özgürlük anlayışı alışılmışın dışında. Günlük dilde özgürlük, çoğu zaman irade özgürlüğüyle, yani kişinin dilediğini yapabilmesiyle eş tutulur. Oysa Spinoza, metafizik düzeyde katı bir determinizmi benimsiyordu: Ona göre evrende olup biten her şey, insanlar dahil, zorunlu doğal yasalara tabidir. İnsanların “irade özgürlüğü” olduğunu, yani dış etkilerden bağımsız tamamen serbestçe karar alabildiklerini düşünmeleri bir yanılgıdır der. Bu görüş ilk bakışta karamsar görünebilir, ama Spinoza burada bitirmiyor. Gerçek özgürlük kavramını yeniden tanımlıyor: Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır. Yani kişi, doğanın (ya da Tanrı’nın) işleyişini, kendi duygularının ve arzularının nedenlerini akılla anlarsa, onlardan etkilenme biçimini değiştirebilir.

Spinoza, insanların çoğunlukla tutkularının etkisinde hareket ettiğini, bu nedenle kendi gerçek çıkarlarını bile yanlış değerlendirdiğini söyler

iep.utm.edu

iep.utm.edu

. Örneğin, öfke, kıskançlık, nefret gibi duygular bizi esir alırsa birbirimize “kurt” kesiliriz; uyum içinde yaşamamız zorlaşır

iep.utm.edu

. Ancak insan, aklını rehber edinirse bu kör tutkuların kölesi olmaktan kurtulabilir. İşte Spinoza’ya göre insanın özgürleşmesi, aklın egemenliğine girmesiyle mümkündür. “Gerçek özgürlük, insanın bütünüyle aklın kılavuzluğunda yaşamasıdır” der Spinoza

iep.utm.edu

. Bu bakımdan özgürlük onun için öncelikle içsel bir erdemdir, bireyin bir hedefidir; siyasal anlamda özgürlük ise bu içsel özgürlüğün gelişmesine imkan veren bir ortam meselesidir.

Tam da bu noktada, Spinoza’nın özgürlük anlayışını Hobbes ve Locke ile karşılaştırmak aydınlatıcı olacaktır. Thomas Hobbes, insanın doğası gereği rekabetçi ve saldırgan olduğunu, hayatta kalma güdüsüyle hareket ettiğini düşünüyordu. Ona göre doğa durumunda (yani devlet yokken) “insan insanın kurdudur” – sürekli bir çatışma hali vardır. Özgürlük ise Hobbes için, dış engellerin yokluğu demekti; yani bir insanın özgür olması, fiziksel olarak istediğini yapmasına kimsenin engel olmamasına bağlıydı. Bu yüzden Hobbes, güçlü bir devlet kurulup bireylerin sınırsız özgürlüklerinden vazgeçmesini, karşılığında güvenlik kazanmasını önerdi. John Locke ise Hobbes’tan daha iyimser bir tablo çizer. Locke’a göre insanlar doğuştan yaşama, özgürlük ve mülkiyet haklarına sahiptirler ve doğal durumda da akıl gereği birbirlerinin hakkına saygı gösterebilirler. Locke, özgürlüğü kanunların olmadığı kaotik bir serbestlik değil, iyi düzenlenmiş bir toplumda temel hakların korunması olarak görür.

Spinoza, bu iki düşünürle de kesişen ve ayrışan yönlere sahip. Hobbes gibi Spinoza da insanların çoğu zaman bencil dürtülerle hareket ettiğini ve güvenlik için bir otoriteye ihtiyaç duyulduğunu kabul eder. Ancak Hobbes’un karamsar “insan insanın kurdudur” sözünü, Spinoza adeta tersine çevirir: O der ki, “İnsan, insan için Tanrı’dır.” Bu ifadeyle anlatmak istediği, doğru şartlar altında insanların birbirleri için en büyük iyiliği yapabilecekleri, birbirlerinin yaşamını adeta kutsal kılabilecekleridir

dergipark.org.tr

. Yani Spinoza’ya göre insanlar tamamen bencil ve yıkıcı olmak zorunda değiller; aklın ve doğru toplumsal kurumların rehberliğinde birbirlerinin desteği, “ilacı” olabilirler. Bu açıdan Spinoza, Hobbes’un karamsarlığına karşı daha iyimser bir özgürlük potansiyeli görür.

Öte yandan Spinoza, Locke gibi bireysel haklar dilini pek kullanmaz. “Özgürlük” deyince Locke’ta akla gelen, bireyin devlete karşı sahip olduğu dokunulmaz haklardır. Spinoza için ise özgürlük, bireyin rasyonel gelişimiyle ve toplumun ortak iyiliğiyle iç içedir. Spinoza’nın özgürlük anlayışı daha “cumhuriyetçi” bir tınıya sahiptir diyebiliriz: Özgürlük, yurttaşların kamusal hayata akıl ve erdemle katılabilmesi durumudur. Devlet, bireylerin irrasyonel korkulardan kurtulup güven içinde akıllarını kullanmalarını sağlamalıdır. Birazdan göreceğimiz gibi, Spinoza devletin amacını “özgürlük” olarak tanımlarken, aslında bu içsel ve dışsal boyutları birleştirir.

Devlet ve Siyasal Örgütlenme: Spinoza’nın Devlet Kavrayışı

Spinoza’nın siyaset felsefesinin kalbinde devlet kavramı ve insanların bir arada yaşama zorunluluğu yatar. O, siyaset düşüncesine ideal prensiplerden değil, insan doğasının gerçekçi bir analizinden başlar. Diyor ki: “Siyasetin amacı yeni ve ütopik teoriler keşfetmek değil, insanların duygularını ve çıkarlarını dikkate alarak, pratikte en iyi işleyecek çözümleri bulmaktır.” Gerçekten de Spinoza, insanı ne tam manasıyla erdemli bir melek ne de tamamen kötü bir canavar olarak görür; insan akıl ile tutkular arasında gidip gelen bir varlıktır. Bu nedenle iyi bir siyasal örgütlenme, insanın akıllı yanını teşvik etmeli ama insan doğasının güçsüz yanlarını da hesaba katmalıdır.

Spinoza, doğa durumu denilen, insanların bir otorite olmaksızın yaşadığı varsayımsal durumda, her bireyin doğal bir hakkı olduğunu söyler: Kişi doğal halde “gücünün yettiği her şeyi yapma hakkına” sahiptir

student-journals.ucl.ac.uk

. Buradaki “hak”, modern anlamda ahlaki bir hak değil, tamamen fiili güç demektir. Yani doğada kim neyi yapmaya muktedirse, o onun hakkıdır – çünkü doğa böyle işler. Bu fikir aslında Hobbes’a oldukça yakındır. Ancak Spinoza, Hobbes’un aksine, insanların doğa durumundan çıkıp bir toplum kurmalarını sadece korkudan değil, aynı zamanda akıl nedeniyle de açıklar. İnsanın doğası gereği conatus (varlığını sürdürme çabası) ile hareket ettiğini söyleyen Spinoza, aklımızın bize işbirliğinin faydalarını gösterdiğini vurgular

iep.utm.edu

iep.utm.edu

. Tek başımıza yaşamak yerine güçlerimizi birleştirirsek hayatta kalma şansımızın arttığını, birlikte daha mutlu yaşayabileceğimizi akıl aracılığıyla kavrarız. Bu yüzden insanlar ortak yarar için bir araya gelerek devleti oluştururlar.

Peki Spinoza’ya göre devletin amacı nedir? İşte Spinoza’yı siyaset felsefesi tarihinde özel bir konuma yerleştiren ünlü bir tezi: “Devletin nihai amacı, insanları korku ile yönetmek veya itaat ettirmek değil; her bir insanı korkudan kurtararak güvenlik içinde yaşamasını sağlamaktır… Kısacası, devletin gerçek amacı özgürlüktür.”

medium.com

Spinoza bu cümleyle, devleti sadece bir baskı aracı olarak gören anlayışa karşı çıkar. Devlet, insanların birbirinden korktuğu bir savaş ortamını sonlandırmalı; onları sürekli korku ve tehdit altında tutmamalı. Tam tersine, devlet bireyleri korkudan azat edip özgürleştirmeli ki herkes güven ve huzur içinde kendi gelişimine odaklanabilsin

medium.com

. Bu fikir, kendi döneminin mutlakiyetçi monarşilerinde hayli radikal ve devrimciydi.

Spinoza, en iyi yönetim biçiminin demokrasi olduğunu düşünmeye meyilliydi. Monarşi ve aristokrasiyi de analiz etti ama demokrasiye özel bir değer verdi. Hatta bir yerde “demokrasi, en mutlak yönetim biçimidir” der

plato.stanford.edu

. Burada “mutlak” kelimesi ilk duyduğumuzda yanlış anlaşılabilir; kastedilen, demokrasinin halkın gücünü en geniş şekilde yansıttığı, kararların en kapsayıcı olduğu rejim olduğudur. Spinoza, demokrasiyle yönetilen bir devlette insanların kendi koydukları yasalara itaat edeceği için, otoritenin meşruiyetinin yükseleceğini belirtir. Yani yönetime katılım sayesinde, yurttaşlar yasaları içselleştirir ve devlet ile birey çıkarı uyumlu hale gelir.

Elbette Spinoza’nın demokrasisi bugünkü anlamda tam bir liberal demokrasi değildi. O, egemenliğin bölünmezliği ilkesini Hobbes gibi kabul ediyordu: Bir kez halk kendi aralarından bir egemen güç (ister kral olsun, ister meclis) tesis edince, bu egemenin yetkileri sınırlandırılamaz hale gelmelidir ki devletin otoritesi sarsılmasın

dusunbil.com

. Bu noktada “Hobbesçu” görünüyor: Egemen iktidar, düzeni korumak adına mutlak yetkiye sahip olmalı. Spinoza hatta “iktidar, uyrukları emirlerine uymaya zorlayabilir” diyecek kadar ileri gider

dusunbil.com

. Peki bu, onun özgürlükçü söylemiyle çelişmiyor mu? Aslında hayır, çünkü Spinoza’ya göre devletin mutlak iktidarısadece eylemler alanında geçerlidir; insanların düşünceleri üzerinde mutlak bir kontrol kurulamaz, kurulmaya kalkılsa da başarılı olunamaz. Bir devlet, yurttaşlarına ne düşünmeleri gerektiğini dikte etmeye çalışırsa, bu hem doğal olarak imkânsızdır (çünkü zihinler zorla kontrol edilemez) hem de ters teperek daha büyük düzensizlik yaratır. Bu nedenle Spinoza der ki: “Devlet, eylemleri düzenlemekle sınırlı kalmalı; herkesin dilediğini düşünmesine ve düşündüğünü söylemesine izin verilmelidir.” Gerçekten de TTP’de geçen “özgür bir devlette herkes dilediğini düşünebilir ve düşündüğünü söyleyebilir” ifadesi meşhurdur

oll.libertyfund.org

.

Demek ki Spinoza’nın devlet anlayışı, bir denge arayışı içeriyor: Kamu düzeni ve güvenlik için güçlü bir siyasal otoriteyi savunuyor, ancak entelektüel ve ruhsal özgürlükler için de alan bırakıyor. Devlet, dış barışı sağlama işine odaklanmalı; insanların neye inanacağına, bilimle veya sanatla uğraşıp uğraşmayacağına karışmamalı. İyi bir devlet, vatandaşlarının ortak aklını ve işbirliğini teşvik eden devlettir.

Spinoza burada Hobbes ile farklılaşıyor. Hobbes, iç barışı korumak adına düşünce ve din özgürlüğünü bile tamamen feda etmeye hazırdı – onun Leviathan’ında egemen, dinî dogmaları bile belirler, farklı fikirleri potansiyel tehlike sayar. Spinoza ise tehlikenin bizzat baskıda yattığını gördü. Ona göre insanlar, zora dayalı bir baskıya maruz kalırlarsa eninde sonunda isyan ya da pasif direniş ortaya çıkar; ama düşüncelerini açıkça ifade edebildikleri bir ortam olursa, uyum içinde farklılıklarıyla yaşayabilirler

student-journals.ucl.ac.uk

student-journals.ucl.ac.uk

. İlginçtir, Spinoza devletin “kutsal işlerde de yetkili olması” gerektiğini söylerken (yani din konusunda son sözün devlete ait olduğunu vurgularken) bile aslında maksadı tüm dinlere eşit mesafede durup barışı korumaktır

student-journals.ucl.ac.uk

. Buradaki mantığı şöyle özetleyebiliriz: Devlet, kamu düzenine zarar veren eylemleri (örneğin din kisvesi altında isyan çağrısı yapılmasını) engelleme hakkına sahiptir; fakat bunun dışında kalan inanç ve ifade alanı serbest olmalıdır. En güvenli toplum, Spinoza’ya göre, vatandaşlarının açıkça ve korkusuzca konuşabildiği, fakat hiçbir grubun şiddetle kendi doktrinini dayatamadığı toplumdur

student-journals.ucl.ac.uk

student-journals.ucl.ac.uk

.

Tüm bunların ışığında, Spinoza’nın siyasal örgütlenme vizyonu oldukça ileri görüşlüdür. Bir yanda dönemin gereği olarak güçlü bir egemenlik vurgusu var, diğer yanda bu egemenliğin bireylerin öz düşün dünyasına karışmaması ilkesi var. Demokrasi tercihi de önemlidir: Spinoza, halkın katılımına dayalı bir yönetimin, en rasyonel ve güvenli yol olduğunu düşünür. Elbette kendi zamanında Hollanda bir cumhuriyetti ve Spinoza da cumhuriyetçi çizgideydi. Bu noktada Locke ile bir paralellik kurabiliriz: Locke da mutlak monarşiye karşı çıkıp halkın temsil edildiği bir hükümet modelini savunmuştur. Ancak Locke, bireyin “hayat, hürriyet, mülk” haklarını devredilemez görürken, Spinoza’nın devlet kuramı, hakların devri konusunda daha realist bir tonda. Ona göre insanlar, korunmak için güçlerinin büyük kısmını devlete aktarır, ama aslında bu bir anlaşmadan çok fiili bir olgudur: İnsanlar ortak güce boyun eğerler çünkü aksi halde zarar göreceklerdir. Yine de Spinoza açıkça belirtir: Hiç kimse, kendisini bütünüyle köleleştirecek, “insan olmaktan çıkaracak” ölçüde haklarını devredemez

dergipark.org.tr

. Örneğin, kimse kendi aklını tamamen bir başkasına teslim edemez; düşünme yetisini devredemez. Bu, Spinoza’nın toplum sözleşmesi anlayışına getirdiği önemli bir sınırdır ve Hobbes’tan ayrıldığı noktayı gösterir.

Din, Siyaset ve Din Özgürlüğü

Spinoza’nın en tartışmalı ve özgün katkılarından biri, din ile siyaset arasındaki ilişkiyi ele alış biçimidir. 17. yüzyılda Avrupa’da din, sadece inanç meselesi değil aynı zamanda siyasi otoritenin temel dayanaklarından biriydi. Krallar “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” olarak meşruiyet iddia ediyor, kilise doktrinlerine karşı çıkanlar vatan haini muamelesi görebiliyordu. Spinoza ise, Teolojik-Politik İnceleme (1670) eserinde, bu duruma kökten itiraz etti. Kitabın yazılış amacı zaten “bireyi hurafelerin ve kilise otoritesinin boyunduruğundan kurtarmak” olarak özetlenir

en.wikipedia.org

. Spinoza, dinin siyaset üzerindeki tahakkümüne karşı, modern anlamda laiklik ve din özgürlüğü fikrine zemin hazırlayan bir düşünce geliştirdi.

Öncelikle Spinoza, Kutsal Kitap’ı (Tevrat ve İncil’i) tarihsel ve eleştirel bir yöntemle inceledi. Vahiy yoluyla aktarılan dinsel kuralların mutlak ve evrensel olmadığını, belirli tarihsel koşullarda, belirli topluluklar için verildiğini savundu. Bu, kilise otoritesini sarsıcı bir görüştü: Eğer dini yasalar tarihsel ise, bir devleti ebediyen yönetmeleri gerekmez. Dahası Spinoza, teoloji (ilahiyat) ile felsefenin alanlarını ayırmak istedi. Ona göre Teoloji’nin amacı itaat ettirmektir, felsefenin amacı ise hakikati aramaktır

dergipark.org.tr

dusunbil.com

. Bu iki alanı birbirine karıştırdığımızda kaos çıkar. Devlet, din adamlarının baskısıyla yönetilirse özgür düşünce boğulur; ama filozoflar da dini konularda ahkam kesmeye kalkarsa, inananların maneviyatına zarar gelebilir. En iyisi, herkesi kendi kulvarında tutmak: Din, ahlak ve sevgi yoluyla insanların iyi vatandaşlar olmasına katkı vermeli; siyaset ise düzen ve özgürlük çerçevesinde tüm inançlara eşit mesafede durmalı.

Spinoza, din özgürlüğü konusunda çağının çok ilerisinde bir anlayış sergiledi. Bugün bize sıradan gelen “inanç ve ibadet özgürlüğü” fikrini o dönemde bu açıklıkla savunmak cesurcaydı. Spinoza, “herkes, istediğine inanmakta ve inancını dilediğince açıklamakta özgür olmalı” derken, aslında şunu kastediyordu: Devlet, vatandaşlarının zihinlerini denetlemeye kalkmamalıdır

student-journals.ucl.ac.uk

student-journals.ucl.ac.uk

. Çünkü inanç gönül işidir; baskıyla samimi inanç yaratılamaz. Bir insanı kılıç zoruyla, kanun zoruyla belli bir dine sokabilirsiniz ama o kişinin içten inanmasını sağlayamazsınız. Dolayısıyla, en akılcı yol, farklı inanç gruplarının barış içinde bir arada yaşayabileceği bir düzen kurmaktır.

Ancak burada önemli bir nokta: Spinoza din özgürlüğünü savunurken bile, dini tamamen bireysel ve görünmez bir alana hapsetmez. O dönemde Hobbes gibi düşünürler, dini birliğin siyasî birlik için gerekli olduğunu düşündüklerinden, devlete din üzerinde tam kontrol vermek istiyordu. Spinoza da devlete dini konularda son söz hakkını tanır, ama bu kontrolü dinin toplumsal barışı bozacak yönlerini sınırlamak amacıyla ister. İbadet pratikleri gibi “dışsal” dini davranışlar, eğer devlette karışıklığa yol açıyorsa düzenlenebilir. Örneğin, bir dinin gereği olarak kamu düzenine aykırı bir eylem yapılmasına devlet izin vermeyebilir. Fakat bunun ötesinde, insanlar istedikleri dogmaya inanmakta ve kendi ibadetlerini yapmakta serbest olmalıdır. Spinoza, Hollanda örneğine bakarak, çoğulculuğun aslında din savaşlarını azalttığını gözlemlemiştir. 17. yüzyıl Hollanda’sı Katolik, Protestan (Calvinist, Lutheran, Mennonit vb.), Yahudi ve hatta bazı deist/ateist fikirlerin bir arada bulunduğu bir ortamdı

student-journals.ucl.ac.uk

. Spinoza’ya göre bu çeşitlilik, doğru yönetilirse, tek bir zorba inanç birliğinden daha barışçıl olabilir.

Burada Locke ile Spinoza arasında ilginç bir paralellik var. John Locke, Spinoza’dan yaklaşık 20 yıl sonra, 1689’da Hoşgörü Üzerine Mektup adlı eserini yazdığında benzer argümanlar kullandı: Devletin görevi dünyevi işleri (can, mal güvenliği vs.) korumaktır; ruhların kurtuluşu devletin işi değildir, din tamamen vicdan işidir. Locke, bu yüzden din özgürlüğünü savundu (gerçi Katoliklere ve ateistlere karşı bazı çekinceleri vardı). Spinoza ise Locke’tan önce benzer şekilde, devleti seküler temelde düşünmüştü. Hatta Spinoza’nın hoşgörü anlayışı belki daha da evrenseldi, çünkü o, tektanrılı dinlerin ötesinde genel olarak her türlü dogmanın karşısında aklı öne çıkardı. Bir anlamda, modern anayasaların “din ve vicdan özgürlüğü” maddelerinin entelektüel tohumlarını Spinoza atmıştır diyebiliriz.

Spinoza’nın din ve siyaset ilişkisi konusunda vardığı noktayı şöyle özetleyelim: Dinde çoğulculuk ve ifade özgürlüğü, devletin yararınadır. Devlet, farklı inanç gruplarını baskılamak yerine korursa, onlar da devlete sadık olur ve toplumsal barış sağlanır. Tersi durumda, yani devlet dinî tekeli zorla sağlamaya kalktığında, iki yüzlülük ve isyan doğar. Spinoza, bir anlamda, laiklik ilkesinin felsefi temelini atar: “Kutsal olan hususlarda otorite bütünüyle devletin elinde olmalıdır”derken

student-journals.ucl.ac.uk

, aslında kilisenin devlete müdahale etmesini önlemek istemiştir. Böylece, din bireylerin özel inancı olarak saygı görecek, siyaset de tüm inançlara eşit yaklaşan tarafsız hakem rolünü üstlenecektir.

Toplumsal Sözleşme ve Doğal Haklar

Spinoza sık sık toplumsal sözleşme kavramıyla birlikte anılır, ancak onun sözleşme anlayışı kendine özgüdür. Klasik toplumsal sözleşme teorileri, insanların özgür ve bağımsız bireyler olarak bir araya gelip karşılıklı rıza ile devlet adlı “yapay” bir varlığı kurduklarını anlatır. Hobbes, Locke ve daha sonra Rousseau gibi filozoflar farklı biçimlerde bu kurguya başvururlar. Hobbes, sözleşmenin içeriğini mutlak itaat olarak düşünür: İnsanlar can pazarlığı yapar gibi tüm haklarını Leviathan’a devrederler, yeter ki hayatları korunsun. Locke ise sözleşmede devletin yetkilerini sınırlar: İnsanlar belirli haklarını (mesela adaleti sağlama hakkı) devlete devreder ama “yaşam, özgürlük, mülkiyet” gibi vazgeçilmez doğal haklarını saklı tutarlar; devlet bu hakları korumakla yükümlüdür. Peki Spinoza bu sözleşme işine nasıl bakar?

Spinoza, aslında açıkça “toplumsal sözleşme” terimini pek kullanmaz, ama Teolojik-Politik İnceleme’nin bir bölümünde ve özellikle Siyaset İncelemesi (Tractatus Politicus) adlı eserinde sözleşmeden bahsettiği yorumlanır. Onun görüşü, Hobbes’la benzer şekilde başlar: Doğa halinde insanlar sürekli bir güç mücadelesi içindedir ve akıl sahibi oldukları için sonunda anlarlar ki birlikte yaşamak, bir sözleşme yapıp güçlerini birleştirmek herkesin yararınadır

student-journals.ucl.ac.uk

student-journals.ucl.ac.uk

. Burada sözleşme, insanların güçlerini birleştirme kararı anlamına gelir. Herkes kendi başına hareket ederse, güçleri sınırlıdır ve korku içinde yaşarlar; oysa birlikte hareket ederlerse “ortak bir güç” oluşur ve güvenlik artar

student-journals.ucl.ac.uk

. Böylece, her bir kişi kendinde olan doğal gücün bir kısmını kolektife aktarır.

Ancak Spinoza’ya göre bu aktarım, kağıt üzerinde imzalanan bir kontrattan ziyade, fiilen gerçekleşen bir durumdur. Yani insanlar resmen bir araya gelip “hadi sözleşme yapalım” demeseler bile, ortak çıkar onları fiili bir uzlaşmaya iter. Örneğin, bir topluluk düşünün: Dış tehditlere karşı bir lideri kabul ediyorlar, onun buyruklarına uyuyorlar çünkü aksi halde yok olacaklar. Burada ortada yazılı bir anlaşma olmasa da, birlikte hareket etme konusunda zımni bir sözleşmevardır.

Spinoza’nın sözleşme anlayışındaki esas farklılık, hak devrinin sınırları konusundadır. Az önce değindiğimiz gibi, Spinoza der ki: Hiç kimse kendi tüm gücünü ve hakkını devredemez, öyle ki kendini bir köleye çevirsin. İnsan, insan olmaktan gelen bazı yetilerini (düşünmek gibi) asla bütünüyle bırakamaz

dergipark.org.tr

. Bu yüzden, toplumsal sözleşme asla kayıtsız şartsız bir teslimiyet olamaz. Örneğin, devlet sizin düşüncelerinizi kontrol edemez; siz de “tamam ben düşünme özgürlüğümü bütünüyle devlete bırakıyorum” diyemezsiniz – pratikte de, ahlaken de bu mümkün değildir. Hobbes’un yanılgısı, insanlar sanki %100 oranında kendilerini devrederse barışın tam sağlanacağını sanmasıdır. Spinoza ise insanların asla %100 rıza göstermeyeceğini, gösteremeyeceğini bilir. Eğer bir yönetim, halkın büyük kesiminin asla kabul etmeyeceği aşırı bir şey yaparsa, sözleşme fiilen bozulmuş demektir – insanlar isyan etmeye hak kazanır demiyorum, fiilen isyan ederler diyorum. Yani Spinoza, devlete karşı bir direnme hakkını teorik olarak kutsamamıştır belki ama, pratikte zorbalığa uğrayan halkın er ya da geç ayaklanacağınıöngörmüştür. Bu da yöneticilere bir uyarıdır: Halkı tamamen köleleştirmeye kalkarsanız, doğal haklarını (güçlerini) geri almak isteyeceklerdir.

Spinoza’nın toplumsal sözleşme ve haklar anlayışı, sonuç olarak güvenlik ile özgürlüğü uzlaştırma çabasıdır. O, bireylerin doğal haklarının ancak örgütlü bir toplum içinde gerçekten kullanılabilir hale geleceğini düşünür. Tek başına özgürlük bir yanılsamadır; çünkü tek tek bireyler güçlü değillerse ne özgür olabilirler ne hayatta kalabilirler. Bu yüzden birey, özgürlüğünü garanti altına almak için devletin otoritesini kabul eder. Devlet de bu emanete ihanet etmemelidir: Yani kendini amaç haline getirip halkı ezmemeli, tam tersine halkın çıkarını koruduğu sürece varlığını sürdürmelidir. Spinoza’nın çok önemsediği bir nokta, ortak yarar kavramıdır. Toplum sözleşmesi, herkesin ortak yararını (güvenlik, barış, refah) maksimize etmelidir. Eğer devlet bu ortak yarardan saparsa, sözleşmenin ruhu da kaybolur.

Bu yönüyle Spinoza, daha sonraki Jean-Jacques Rousseau’ya zemin hazırlayan fikirler sunmuştur. Rousseau da toplumsal sözleşmede, halkın aslında egemen olduğunu, genel iradenin üstünde bir güç olamayacağını söyleyecektir. Spinoza’da “genel irade” kavramı açıkça yoktur ama “çokluğun birliği” fikri vardır: İnsanların bir araya gelerek oluşturduğu ortak güç, aslında egemen olandır. Hatta Spinoza, Hollanda siyasetini düşünürken, halkın kolektif gücünün bir bedende birleşmesi imgesini kullanır. Bu, demokrasiye göz kırpan bir düşüncedir: Egemenlik halkta kalır, sadece kurumsal olarak belli organlar eliyle işler.

Toparlarsak, Spinoza toplumsal sözleşme tartışmasına doğalcı ve seküler bir yaklaşım getirmiştir. Devletin kökenini ilahi iradede ya da kralların karizmaında aramaz; insanların doğasından çıkarır. Bu açıdan Hobbes’la tamamen aynıdır. Ancak, devletin amacı ve işleyişi konusunda getirdiği özgürlük vurgusu, onu Hobbes’tan daha “liberal” bir çizgiye yakınlaştırır. Locke’un haklar teorisine ise daha kamucu bir alternatif sunar: Bireysel hak dilinden çok, toplumsal fayda dilini kullanır. Spinoza için önemli olan, herkesin birlikte daha güçlü ve özgür olmasıdır. Bu da ancak akıl temelinde yapılan bir “sözleşme” ile mümkündür.

Hobbes, Locke ve Spinoza: Kısa Bir Karşılaştırma

Buraya dek anlatılanları biraz derleyip, Spinoza’yı çağdaşı üç büyük isimle – Thomas Hobbes, John Locke ve kısmen René Descartes – karşılaştırarak netleştirelim.

  • İnsan Doğası ve Doğa Durumu: Hobbes, insanın doğal halini bir çıkar çatışması ve sürekli korku ortamı olarak tasvir ediyordu; Spinoza bu tabloyu büyük ölçüde kabul etmekle birlikte, akıl sayesinde işbirliğinin mümkün olduğunu vurguladı. Locke ise doğa durumunda da bir tür doğal yasa ve ahlak düzeni bulunduğunu, insanların büsbütün kaos içinde olmayacağını savundu. Spinoza, Hobbes kadar karamsar değil ama Locke kadar da iyimser değil – orta yerde, insan doğası karmaşıktır diyor. Descartes insan doğası konusunda derin bir siyasal analiz sunmadı, fakat metodolojik bireyciliği Spinoza’ya zemin sağladı; Spinoza bireylerden başlayıp toplumu inşa etme fikrini benimsedi.
  • Toplumsal Sözleşme ve Devletin Kaynağı: Hobbes ve Locke, bireylerin rızasıyla sözleşme yapıp devlet kurduklarını öne sürer. Spinoza da benzer bir hikâyeyi destekler ancak sözleşmeden ziyade ortak güç kavramına odaklanır. O, rıza kadar zorunluluğun da altını çizer: İnsanlar akılları gereği sözleşmeye evet der, ama bir bakıma mecbur da kalırlar. Locke’ta sözleşme, sınırlı bir hükümet yaratır; Hobbes’ta ise mutlak bir Leviathan. Spinoza, Leviathan’ın mutlakiyetini kabul eder ama bu Leviathan en iyi demokrasi şeklinde örgütlenirse amacına ulaşır der. Yani Hobbes’un mutlak devlet + Locke’un halk egemenliği fikrini ilginç bir şekilde harmanlar.
  • Doğal Haklar ve Özgürlük: Locke, doğal hakları (yaşam, özgürlük, mülkiyet) devredilemez görür ve devlet bunları korumak için vardır. Hobbes, tek temel hakkın yaşama hakkı olduğunu, onun dışında tüm hakların devredilebileceğini düşünür. Spinoza’ya göre ise doğal hak, güçle eş anlamlıdır; herkesin her şey üzerinde hakkı vardır çünkü yapabiliyorsa yapar (bu Hobbes’çu bir tanım). Ancak bir kez devlet kurulunca, herkes kendi çıkarı içinçoğu hakkını devlete bırakır. Yine de Spinoza, ifade ve düşünce özgürlüğü gibi alanların fiilen devredilemez olduğunu söyler – burada Locke’a yaklaşır. Özgürlük tanımında ise Spinoza bambaşka bir felsefi boyut getirir: Gerçek özgürlük, insanın aklını kullanabilmesidir (iç özgürlük). Locke özgürlüğü daha hukukî tanımlar, Hobbes fiziki engel olmaması olarak görür. Spinoza “özgürlük, zorunluluğu anlamaktır” diyerek hepsinden farklı bir tonda konuşur.
  • Din ve Devlet: Hobbes, dini tamamen devletin kontrolüne vermek ister; farklı inançlar devleti böler diye düşünür. Locke, din ve devlet işlerini ayırır; yönetime karşı gelmedikçe her dinde serbesti tanır (birkaç istisna dışında). Spinoza da Locke gibi laik bir devlet fikrine yatkındır, hatta belki Locke’tan da net biçimde, devletin amacının dindarları kurtarmak değil, vatandaşları korumak olduğunu ifade eder. Spinoza, din konusunda Hobbes’un endişesini (yani din kargaşa çıkarabilir endişesini) paylaştığı için devletin dini eylemlere sınır koyabileceğini kabul eder, fakat Locke gibi vicdan özgürlüğünü kutsal görüp kimsenin inancına karışılmaması gerektiğini vurgular. Descartes burada arka plandadır ama şunu not edelim: Descartes, dinsel otoriteleri kızdırmamak için kendi felsefesinde ketum davranmıştı; Spinoza ise açıkça teolojik tartışmalara girip risk aldı. Bu cesaret, sonraki kuşaklara ilham verdi.

Özetle, Spinoza’yı Hobbes ile Locke arasında bir köprü gibi görebiliriz ama onu sadece arada kalmış biri sanmak haksızlık olur; zira o, yepyeni bir özgürlük ve demokrasi savunusu geliştirdi. Hem güç realitesini hem de özgürlükideallerini ciddiye alan bir siyaset teorisi sundu. Bu yüzden bazı araştırmacılar Spinoza’yı “ilk demokrat filozoflardan biri” sayarlar. Gerçekten de mutlak krallıkların çağı olan 17. yüzyılda, Spinoza halkın katılımını, fikir özgürlüğünü ve çoğulculuğu açıkça savunan ender isimlerdendi.

Spinoza’nın Çağdaş Siyasal Düşünceye Etkisi

Spinoza yaşarken fikirleri çok kişi tarafından tehlikeli bulundu, kitapları sansüre uğradı. Teolojik-Politik İnceleme anonim yayımlandı ve kısa sürede yasaklandı; Etika adlı başyapıtı ancak ölümünden sonra basılabildi. Yani 17. yüzyılda Spinoza geniş kitlelere nüfuz edemedi. Ancak ölümünden sonra görüşleri yavaş yavaş filizlenmeye başladı. 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı ile birlikte özgür düşünce akımları yükselirken, birçok radikal düşünür Spinoza’yı bir öncü olarak sahiplendi. Örneğin, Fransız materyalistleri ve Deistler (Denis Diderot gibi) Spinoza’nın doğacı ve seküler yaklaşımından etkilendiler. “Radikal Aydınlanma” kavramını ortaya atan tarihçi Jonathan Israel, 18. yüzyıldaki demokratik ve laik fikir patlamasını büyük ölçüde Spinoza’nın mirasına dayandırır

plato.stanford.edu

plato.stanford.edu

. Voltaire gibi daha ılımlı figürler bile, Spinoza’nın sistemini her ne kadar eleştirse de onun fikirlerini tartışarak dolaylı katkı aldılar.

Hegel, 19. yüzyılın büyük Alman filozofu, “Felsefeye gerçek anlamda başlamak isteyen herkes önce Spinozacı olmalıdır” demişti. Bu söz, Spinoza’nın metafiziği için söylenmiş olsa da, onun düşünce bütünlüğünün önemini vurgular. Hegel’in devlet ve özgürlük hakkındaki fikirlerinde dolaylı bir Spinozacı hava bulmak mümkündür (örneğin, bireyin özgürlüğünü ancak devlette bulması düşüncesi). Yine 19. yüzyılda demokrasi fikri gelişirken, Spinoza’nın “devletin amacı özgürlüktür” sözü giderek daha anlamlı hale geldi. Liberal düşünürler, basın ve ifade özgürlüğünü savunurken Spinoza’yı anmaya başladılar. Örneğin, Amerikan bağımsızlık bildirgesindeki “mutluluğu arama hakkı” veya devletin meşruiyetinin halktan gelmesi fikri, doğrudan Spinoza’dan alınmamış olsa bile onunla uyum içindedir.

Çağımızda Spinoza, hem liberal-demokratik düşüncenin habercisi, hem de eleştirel ve toplumsal teorilerin ilham kaynağı olarak görülür. Bir yandan anayasalcılık, insan hakları, laiklik gibi değerlerin felsefi temelinde onun argümanlarını bulabilirsiniz. Örneğin, modern anayasaların çoğu dini devletten ayırır, ifade özgürlüğünü güvence altına alır – bu prensipler Spinoza’nın savunduklarıyla şaşırtıcı ölçüde paraleldir. Bugün pek çok ülkede farklı inanç grupları barış içinde bir arada yaşayabiliyorsa, bunda Spinoza gibi düşünürlerin erken dönem hoşgörü savunularının payı var.

Diğer yandan, eleştirel teori ve hatta bazı sol düşünürler de Spinoza’ya sarılmıştır. 20. yüzyılda Fransız filozof Gilles Deleuze, Spinoza’yı “arzunun ve gücün filozofu” olarak yeniden yorumladı. Deleuze ve Félix Guattari, Spinoza’nın beden ve kudret kavramlarından esinle, toplumsal özgürleşme üzerine düşündüler. Antonio Negri gibi bir Marksist düşünür, Spinoza: Anarşinin Kuralı (veya Türkçeye “Spinoza ve Siyaset” olarak çevrilen eserinde) Spinoza’yı adeta bir devrimci demokrat olarak yorumladı. Negri’ye göre Spinoza, çokluk kavramıyla (yani halkın birliği fikriyle) modern demokrasi mücadelesine hala ışık tutar. Elbette bu yorumlar, klasik Spinoza okumasından farklı, daha orijinal yaklaşımlardır. Yine de gösterir ki Spinoza’nın metinleri, yüzyıllar sonra bile yeni anlamlar üretmeye açıktır.

Günümüz siyaset felsefesinde tartışılan devletin meşruiyeti, özgürlük-güvenlik dengesi, ifade özgürlüğünün sınırları, din ve kamusal alan ilişkisi gibi konularda Spinoza’nın söyleyecek sözü hala var. Örneğin, “Devlet insanları korkudan kurtarıp özgürleştirmeli” ilkesi, otoriterlik tartışmalarında bir turnusol kağıdı gibidir. Bir devlet, vatandaşlarını sürekli korku ve düşmanlık söylemiyle kontrol etmeye çalışıyorsa, Spinozacı ölçüte göre amacını şaşırmıştır diyebiliriz. Yine, günümüzde çoğulcu toplumlarda farklı din ve kültürler bir arada yaşarken, Spinoza’nın “herkes düşündüğünü söyleyebilmeli, ama eylemler ortak barışa uymalı” prensibi altın değerinde bir denge önerir.

Sonuç olarak, Spinoza’nın siyaset felsefesi, yalnız kendi döneminin değil tüm zamanların önemli meselelerine temas ediyor. Özgürlük nedir? Güvenlik uğruna ne kadar özgürlük feda edilebilir? Devlet birey için mi vardır, birey devlet için mi? Din insanları bir arada tutan bir bağ mıdır yoksa ayrıştıran bir güç müdür ve devlet bu konuda ne yapmalıdır? Bu tür soruları Spinoza cesurca sordu ve rasyonel cevaplar aradı. Cevapları her zaman basit değildi, hatta bazen paradoksaldı (örn. mutlak iktidar ama özgür toplum fikri gibi). Fakat tam da bu yüzden, onun düşüncesi bizleri derinlemesine düşünmeye davet ediyor.

Kapanış

Sevgili dinleyiciler, bugün Spinoza’nın siyaset felsefesi üzerine epey kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik. Spinoza’nın özgürlük anlayışını, devlet ve toplum görüşlerini, din ve siyaset ilişkisine dair fikirlerini ve toplumsal sözleşmeteorisine katkılarını ele aldık. Hobbes, Locke ve Descartes gibi isimlerle karşılaştırarak Spinoza’nın nerede durduğunu gördük. Ayrıca onun düşüncelerinin tarihsel etkisine ve günümüzdeki yankılarına değindik.

Spinoza, bir mercek ustası olarak geçimini sağlayıp mütevazı bir yaşam sürerken, düşünceleriyle adeta geleceği görmüş bir filozoftu. “Devletin amacı özgürlüktür” sözüyle, yöneticilerin halk için orada olduğunu hatırlattı. İfade özgürlüğünüsavunarak, farklı fikirlerin susturulmadığı bir ortamın aslında devletin lehine olduğunu gösterdi. Din özgürlüğünü dile getirerek, inanç dayatmasının yerine hoşgörünün barışı getireceğini ileri sürdü. Ve tüm bunları, sağlam bir felsefi sistemin, tutarlı bir etik ve psikoloji anlayışının üzerine inşa etti.

Umarım bu sohbet, Spinoza’nın siyaset felsefesinin zengin dünyasını size biraz olsun taşıyabilmiştir. Belki siz de kendi yaşadığımız çağ ile Spinoza’nın fikirleri arasında bağlantılar kurdunuz; “bugün için ne ifade ediyor?” diye düşündünüz. Spinoza’nın dediği gibi, özgür bir zihinle düşünceler üretmek ve bunları paylaşmak, hem bireysel gelişimimizin hem de toplumsal ilerlemenin anahtarı.

Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde başka bir felsefi yolculukta buluşmak üzere, hoşça kalın!

TR:

Bu videolardaki tüm materyaller eğitim amaçlı kullanılmaktadır ve adil kullanım kurallarına uygundur. Telif hakkı ihlali amaçlanmamıştır. Bu videoda kullanılan materyallerin telif hakkı sahibiyseniz veya bunları temsil ediyorsanız ve söz konusu materyalin kullanımıyla ilgili bir sorununuz varsa, lütfen e-postam aracılığıyla kanalımdaki “hakkında” sayfasından benimle iletişime geçin veya websitemiz üzerinden bizlere form aracılığıyla ulaşın.

ENG:

All materials in these videos are used for educational purposes and fall within the guidelines of fair use. No copyright infringement is intended. If you are or represent the copyright owner of materials used in this video and have a problem with the use of said material, please contact me via my email in the “about” page on my channel or via our website.

#carlgustavjung #jung #sigmund #sigmundfreud #podcast #podcasts #türkçepodcast #kültürsanat #psikoloji #psikiyatri  #arketipler  #gölgearketipi