O gece rüzgâr, şehrin çatılarını birer düşünce gibi devirdi; balkon tellerine asılı unutulmuş çamaşırlar bile sanki geçmişten bir şeyler fısıldadı. Kadın pencerenin camında, kendi nefesinin buğusunda yüzünü aradı. Tanıyamadı. Çehresinin çizgileri, günün telaşından değil, yılların söyleyip de susmak zorunda kaldığı cümlelerden yorulmuştu.
“Ben neredeyim?” diye sordu kendi yansısına. Cevap gelmedi. Yansıyan yüz, yalnızca gözlerini kırptı ve ardında bir orman açıldı:

Gölgeler Ormanı.
Sokak lambalarının turuncu ışığı kapının eşiğine kadar geliyordu, sonrası geceydi. Kadın hafifçe tereddüt etti; sonra kapının sürgüsünü kaldırdı. Arkasına bakmadan çıktı. Bir ev kapanır, bir yol açılır. Her yol, bir ilk adımdır. [derin nefes]
Ormana vardığında ay, dalların arasından sarkaç gibi salınıyordu. Kökler toprağın altından birbirine sarılmış, bir sır ortaklığı kurmuştu. Kuşlar uyuyor, yalnızca uzaklarda, henüz adı konmamış bir su şırıltısı işitiliyordu. Kadın, sanki kadim bir kapının eşiğindeymiş gibi içinden geçti.
“Bize bakmadan geçemezsin,” dedi rüzgâr, yaprakların diliyle.
Kadın üşüyen parmaklarını avuçlarına aldı. Geri dönmeyi düşündü. Fakat içerden bir ses, çürümüş bir tahtanın altından çıkan kıvılcım gibi hafifçe çaktı:
“Bugün dönersen, yarın da dönersin. Yılların dönüp durmasına yeni bir yıl daha eklemek ister misin?”
Kadın adımlarını iyice yavaşlattı. Gölgeler ormanında acele etmek, karanlığı çoğaltırdı.

Birinci Kapı: Çocuğun Ağlayışı
Bir açıklığa vardığında, ayın solgun ışığında bir salıncak gördü. Salıncağın üzerinde küçük bir kız, dizlerinde eskimiş bir oyuncak ayı, yüzünde tanıdık bir hüznün izi… Gözleri büyük ve ışıksızdı.
“Ben,” dedi çocuk, “senin ağlayışınım.”
Sesi ne sitemkârdı ne de kırgın; daha çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüş gibi yorgundu. Kadın, boğazına düğümlenen şeyi yuttu. “Seni susturdum,” dedi sakince. “Çünkü dünyaya güçlü görünmem gerekiyordu.”
Çocuk, oyuncak ayının kulağını okşadı. “Ben güçsüz değildim,” dedi. “Sadece gerçektim. Sana içindeki kırılganlığın yönünü gösteriyordum. Sen beni utanılacak bir şey sandın.”

Kadın salıncağa yaklaştı. “Bağırışlardan korktuğum için.”
“Biliyorum,” dedi çocuk. “Ama korkunun içinden geçmeyen, hiçbir kapıyı açamaz.”
Kadın diz çöktü. Küçüğün alnına başını dayadı. İçinde yıllardır sızlayan bir su, kanaldan denize kavuşan akarsu gibi gürledi. Ağladı.
Gözyaşları toprağa damladıkça, salıncağın iplerinde ince bir ışıma belirdi. Çocuk gülümsedi. “Artık beni saklamana gerek yok,” dedi. “Ben ağladığımda, sen büyürsün. Ben sustuğumda, sen küçülürsün.”
Çocuk salıncaktan indi, ellerini arkada birleştirdi, ormanın derinlerine doğru yürümeye başladı. Her adımında gölgesi kısalıyor, sonunda yalnızca ayın beyaz halkası kalıyordu. Kadın gözlerini sildi. Salıncağın yerini hafif bir rüzgâr aldı.

İkinci Kapı: Kartların Masası
Yol, yosunlarla kaplı taşların üzerinden kıvrılarak bir ağacın kovuğuna kadar uzandı. Orada, gövdesi oyulmuş devasa bir meşe, içinden bir oda açmıştı. Odanın ortasında eski bir masa; masa üzerinde kartlar, kemikten zarlar, parlayan ama zehirli bir ışık taşı…
Gölgeden bir adam çıktı. Gözlerinde uykusuz gecelerin keskinliği, dudaklarında alaycı bir kıvrım vardı. “Hoş geldin,” dedi. “Bensiz bu kadar ileri gelemezdin.”
Kadın bir sandalye çekmedi; ayakta kaldı. “Sen,” dedi, “boşluğumu dolduruyordun.”
Adam güldü. “Boşluk, değerli bir şeydir. İçine ne koyduğunu hatırlamazsın. Ben seni hatırlattım: Nasıl kaybedilir, nasıl yeniden denenir, nasıl yutulur, nasıl vazgeçilir… Ben tutku ve unutmanın ustasıyım.”
“Bağımlılığım,” dedi kadın. Kelime ağzında kireç gibi dağıldı.
Adam kartları karıştırdı. “Adın benim için önemli değil. Yeter ki ellerin titresin.”
Kadın masaya baktı: Kartların üzerinde, kendi hayatından sahneler parlıyordu: gece yarıları, gizli köşeler, acele kalp atışları, “bir kez daha” diye fısıldayan yılan dilli cümleler. Omuzları çöktü. “Beni neden seçtin?”
“Ben kimseyi seçmem,” dedi adam. “Ben bir boşluk çağrısıyım. İçindeki delik beni davet etti. Sen, kendini unuttuğun her anda, bana bir sandalye çektin.”
Kadın kartlardan birini çevirdi. Kartta kendi yüzü vardı; ama gözleri boştu. “Ben seni kabul ediyorum,” dedi. “Benden bir parça olduğunu, bir zamanlar beni hayatta tuttuğunu kabul ediyorum. Fakat şimdi benden elini çekmeni istiyorum.”

Adam masaya eğildi. Gülüşü soldu. “Beni kovarsan, yalnız kalırsın.”
“Ben yalnız kalmaktan korkmamayı öğreneceğim,” dedi kadın. “Yalnızlık, kendime çıktığım bir yoldur.”
Kartlar bir anda kuş tüylerine dönüştü; tüyler odanın içinde dolaştı, sonra meşenin kovuğundan göğe yükseldi. Adamın gövdesi duman gibi dağıldı. Masanın ortasındaki zehirli taş, söndü.
Kadın, omuzlarından düşen görünmez zincirleri hissetti. Parmaklarını ovuşturdu; derisinin altından yıllardır taşıdığı suskun iğnelerin çıktığını duydu.
Üçüncü Kapı: Annenin Evi
Orman, bir anda ev koktu: deterjan, taze ekmek, yün, sabun. Dallar arasında çamaşır ipleri asılıydı, rüzgâr onları usulca sallıyordu. Bir kapı belirdi; kapının üzerinde çatlamış bir nazar boncuğu. Kadın kapıyı çaldı.
Kapıyı, yüzü tanıdık bir kadın açtı: Annesiydi ama değildi; gözleri bildik, dudakları katı; omuzları güçlü, sesi uzak bir taşra akşamı kadar sertti. “Geldin mi?” dedi kadın.
“Geldim,” dedi kız. “Kökümü aramaya.”
İçeri girdiler. Ev küçük, düzenli, yorgun bir sevgiyle toparlanmıştı. Masada bir elma bıçağı, yanında yarısı soyulmuş bir elma. Duvarlarda fotoğraflar: kimi gülüyor, kimi gözlerini kaçırıyor.
Anne, kızına bir tabure çekti. “Benden neden kaçtın?”
“Kaçmadım,” dedi kadın. “Korktum. İçimdeki ağlamayı sen durduruyordun. Ben de sustum.”
Anne bıçağı elmanın kabuğuna vurdu. İnce, keskin bir ses çıktı. “Ben, hayatta kalmayı bildim. Susarak, diş sıkıp yürüyerek.”

“Sen yürüdün,” dedi kız, “ama ben taşını taşıdım. Söylenmeyenin yükü, en ağır olanıymış.”
Anne başını kaldırdı. Gözlerinde bir gölge titreşti. “Ben de çocuktum bir zamanlar. Beni kimse tutmadı. Ben de seni tutmayı bilmedim. Senden güç istedim, çünkü bende yoktu.”
Kadının içi ürperdi. Bir sandık kapağı açılmış gibi. “Beni hep güçlü sandım,” dedi. “O yüzden ağladığımda kendimi suçladım.”
“Gözyaşı güçtür,” dedi anne, elmayı rafın üzerine bırakarak. “Seni zayıflatan, sakladığın gözyaşıdır.”
Kız, annesinin avuçlarını tuttu. İki el arasında, yılların anlattığı tüm keskin cümleler, yumuşak bir hamur gibi yoğruldu.
“Affediyorum,” dedi kız. “Seni, beni ve aramızdaki bütün gecikmiş sarılmaları.”
Evin tavanı aydınlandı. Çamaşır iplerinden biri çözülüp bir kurdeleye dönüştü; kurdele kızın beline bağlandı, sonra toprağın altına uzanıp köklere değdi.
Kapıdan çıktığında orman, artık daha az ürkütücüydü. Gölge anne, eşiğe kadar geldi. “Yolun uzun,” dedi. “Ama artık elinde bir ip var. Nereye gidersen git, köklerin seni bulacak.”
Dördüncü Kapı: Kemiklerden Şarkı
Ormanın derinlerinde, ayak bileğine kadar batan yumuşak bir kumla kaplı bir çukur vardı. Çukurun içinde beyaz, ince, sessiz kemikler. Kuş kemiklerine benziyordu ama değildi; bazısı küçük bir balığın, bazısı sanki bir cümlenin kaburgası. [kısa duraklama]
Bir kadın çıktı karşısına; saçları rüzgâr gibi kabarık, gözleri gece gibi siyah. “Yitiklerin Bekçisi,” dedi kendi kendine kadın. “Beni bekliyordun.”
Bekçi, başını salladı. “Her gelen, bir parçayı burada bırakır. Her giden, bir parçayı buradan alır. Sen ne bırakacaksın?”

Kadın düşündü. “Kendime söylediğim yalanları,” dedi. “İyi olduğumu, yettiğimi, hiç kırılmadığımı…”
Bekçi gülümsedi. “Onlar kemik değildir. Onlar sis. Sis bu çukura sığmaz, uçar gider. Buraya, yalnızca gerçeğin kemikleri gömülür. Şarkı söylemek için.”
“Şarkı mı?”
“Evet,” dedi Bekçi. “Her kadının, her insanın kemiklerden yapılmış bir şarkısı vardır. Her unutulan rüya, her yarım kalan söz, her gömülmüş ağlayış — bir kemik gibi burada durur. Sen toplar ve bir araya getirirsen, şarkın yeniden canlanır.”
Kadın çukura girdi. Elleriyle dikkatle seçti kemikleri: üç küçük kaburga (çocukluğunun üç kez susturulmuş sesi), bir kuyruk sokumu (kaç kere geri döndüğünü hatırlatan), iki ince kol kemiği (tuttuğu ama taşımak istemediği yükler).
Bekçi, kemikleri bir kumaş üzerine dizdi. “Şimdi ad ver,” dedi. “Ama ad, yargı olmasın. Ad, tanıklık olsun.”
Kadın, her kemiğe usulca fısıldadı: “Korku.” “Utanma.” “Özlem.” “Sabır.” “İnat.” “Şefkat.”
Kelimeler kemiklere değdiğinde, içlerinden ince bir tını yükseldi. Bekçi, kemikleri birleştirdi; tınılar bir ezgiye dönüştü. Sözsüz ama anlamlı. Kadın, dizlerinin üstüne çöktü. “Bu benim şarkım,” dedi. “Bunu uzun zamandır duymuyordum.”
“Artık duyduğun her an,” dedi Bekçi, “kendine döneceksin.”
Kadın kemikleri tekrar çukura gömmedi. Bekçi engel olmadı. “Onları yanında taşı,” dedi. “Kalbinde. Kemiklerini unutma, unutursan sesini de unutursun.”
Beşinci Kapı: Sınırların Nehri
Yol, karanlık bir suya çıktı. Nehir genişti, akışı ağır ama kararlıydı. Suyun yüzeyinde, harfler akıyordu: HAYIR, EVET, YETER, DUR, DAHA, ŞİMDİ. [kısa duraklama]
Nehri geçmek için bir kayık vardı; kürek yerine iki kelime asılıydı kayığın yanına: “Hayır” ve “Evet.”
“Seç,” dedi nehrin sesi. “Birini bırak, biriyle çek.”
Kadın düşündü. Yıllardır en çok hangisini söylemekte zorlandığını hatırladı. “Hayır,” dedi kısık sesle. “Ben onu tutmalıyım.”
Kayığa bindi, “Hayır”ı eline aldı. İlk çekişte su, itaatkâr bir at gibi yana döndü. “Evet” suda kaldı, ama boğulmadı; suyla birlikte akıp gitti.

Nehir ortasında rüzgâr şiddetlendi. Suyun üzerindeki kelimeler birbirine karıştı. Kadın küreğini sıkı tuttu. “Hayır,” dedi tekrar, bu kez daha gür. “Hayır, sınırlarımı çiğnemenize. Hayır, sesimi kısmanıza. Hayır, beni görmek istemeyişinize.”
Su duruldu. Kayık karşı kıyıya yanaştı. Kadın karaya çıktı ve arkasına baktı. Suyun üstünde, “Evet” kelimesi bir an için parladı; sonra yeni bir akıntıyla başka birine, başka bir yere doğru yol aldı. “Günün birinde,” dedi kadın içinden, “Evet’i de geri alacağım. O zaman vereceğim kabulün adını.”
Altıncı Kapı: Aynalar Gölü
Karşı kıyıda sessiz bir göl uzanıyordu. Gölün yüzeyi, içe doğru dönen bir aynaydı. Kadın suya eğildi; yüzünü gördü, ama yüzünün içinde gölgeler, gölgelerin içinde başka yüzler… Sevgililerin, arkadaşların, kalabalık odalarda tek başına kalmış bir kadının yüzleri.
Göl konuştu: “Beni taş atmadan geç.”
Kadın ürperdi; eli istemsizce bir taş aradı. Taş atmak, yansımayı parçalamak demekti; parçalanan yansımada kendi hatalarını görmemek mümkündü. “Hayır,” dedi kendi kendine. “Bugün değil.”
Gölün kenarında üç lamba yandı. Birinci lambanın altında bir maske asılıydı: Onay Arayıcı. İkinci lambada bir maske daha: Kurtarıcı. Üçüncüde ise: Kaçan.

“Hangisini en çok taktın?” diye sordu göl.
“Onay Arayıcıyı,” dedi kadın. “Sevilmek için seçildim sandım; aslında seçmekten korktum.”
“Peki neden bırakamadın?”
“Çünkü sevilmemenin acısı, tek başına kalmanın ihtimalinden daha ağır görünüyordu.”
Lambalar birer birer söndü. Gölün yüzeyi pürüzsüzleşti. Kadın, yansımadaki kendine usulca eğildi. “Seni görüyorum,” dedi. “Eksiklerinle, fazlalarınla, bitmemiş cümlelerinle.”
Ve göl, ona adımlarını iade etti. Suya basınca ıslanmayan taşlardan bir köprü belirdi. Kadın köprüden geçti. [kısa duraklama]
Yedinci Kapı: Kurtların Eşiği
Ormanın bu kısmında rüzgârın kokusu değişti. Islak toprak ve yabani nane. Uzakta, düşük ama güçlü bir uluma duyuldu. Kadın olduğu yerde durdu. Yavaş, dikkatli, saygılı.
Karanlıktan üç kurt çıktı. Gözleri ay ışığını bir bilgi gibi taşıyordu. Ne aç görünüyorlardı ne de zalim; daha çok sınır bekçileri gibiydiler. En öndeki — gri ve ağırbaşlı — yaklaştı.
“Koşmak ister misin?” diye sordu.
Kadın kalbini yokladı. “Yürümeyi yeni susuzluktan öğrendim. Koşmak için çok şey var; ama önce nefesimi tanımam gerek.”
Kurt başını salladı. “İyi. Koşu, bilmeyenin kaçışı olduğunda, güçsüzlüğe dönüşür. Bilerek koşan, rüzgârı yoldaş edinir.”

İkinci kurt — siyah ve çevik — ağzında kuru bir dal taşıyordu. Dalı kadının ayaklarının önüne bıraktı. “Kendi ateşini yak,” der gibiydi. Kadın dalı aldı, cebindeki kibriti hatırladı. Kibrit, kimden kaldığını bilmediği eski bir cepten çıkmıştı; belki dedesinin paltosundan, belki kentin bir akşamından. Kibriti çaktı. Alev, önce ürkek bir dil gibi sallandı, sonra karar verdi: Yanacağım.
Üçüncü kurt — beyaz ve genç — alevin çevresinde daire çizdi. Yüzünde oyunbaz bir merak. “Ne için yanacaksın?” diye sordu.
Kadın ateşe baktı. “Kendim için,” dedi. “Isınmak ve yolumu görmek için. Yakıp yıkmak için değil.”
Kurtlar memnun göründü. Gri olan, kadının çevresinde bir tur attı, sonra uzaklaştı. Siyah olan, ağzıyla kadının eteğini hafifçe çekti; “Sınırlarını koru,” der gibiydi. Beyaz olan, olduğu yerde zıplayıp ardına bakmadan ormanın daha da karanlık yerine koştu. “Bir gün,” diye düşündü kadın, “onunla da koşarım.”
Sekizinci Kapı: İsimlerin Kuyusu
Ateşin külünü toprağa bıraktıktan sonra, taşlarla çevrili bir kuyu buldu. İçine baktı; su, yıldızları olduğu gibi değil, olabileceği gibi gösteriyordu. Kuyunun kenarında bir çan vardı. Çanın tokmağına ip bağlanmış; ip kol uzunluğunda uzanıyordu. [kısa duraklama]
“İsmini söyle,” diye fısıldadı kuyu. “Gerçek ismini.”
Kadın düşündü. Kendine verdiği isimleri hatırladı: Uyumlu, Sessiz, Güçlü, Sabırlı… Hepsi maskeydi. Kalbinin altında, daha eski bir isim saklıydı. Çocukluğunun bir yaz akşamında, bir çınar yaprağının gölgesinde duyduğu, sonra unuttuğu. [kısa duraklama]
“Ben,” dedi kadın, “Bütün Parçalarıyla Bir Olanım.”
Çanı çaldı. Ses, kuyunun duvarlarından üç kez döndü. “Bir — Parça,” dedi kuyu. “İki — Parça.” “Üç — Bütün.”
Su kabardı. Kadın avuçlarını uzattı. Su, ellerine isim gibi aktı. İçti. Boğazından aşağı doğru inerken, yıllardır sıkışıp kalmış bir düğüm çözüldü. [derin nefes]

Dokuzuncu Kapı: Eşik Kadını
Ormanın tam ortasında bir açıklık, açıklığın ortasında bir taş eşik vardı. Eşiğin üzerinde, yaşını belli etmeyen bir kadın oturuyordu. Saçlarının yarısı kar, yarısı gece; ellerinde ince bir bıçak ve iğne-iplik. Bıçakla ipliğin arasında bir denge tutuyordu.
“Yaklaştın,” dedi Eşik Kadını. “Ama geçmek istiyorsan, iki şeyin hesabını ver: Ne kesilecek, ne bağlanacak?”
Kadın çevresine baktı. Arkasında bıraktığı yollar, önünde açılan yollar… İçinde bir sessizlik büyüdü. “Kesmek,” dedi, “kendime söylediğim cezaları: ‘Bunu hak ediyorsun’, ‘Yetersizsin’, ‘Asla değişmez.’ Bağlamak… kalbimle sözlerimin arasını. Bir de sınırlarımla merhametimi.”
Eşik Kadını gülümsedi. “İğneyi al,” dedi. “Bir cümle dik göğsünün ortasına.”

Kadın iğneyi aldı. İpliğin ucu ay ışığında parlıyordu. Dikti: yavaş, dikkatli, acıya saygı duyarak. Göğsünün ortasında şu cümle belirdi: “Gölgeler düşmanım değil, rehberim.”
“Şimdi bıçağı al,” dedi Eşik Kadını. “Artığını kes.”
Kadın zihninin kalabalık saçaklarına çevirdi bıçağı. Eski alışkanlıkların püsküllerini, korku kordonlarını, başkalarının gözlerine asılı onay iplerini kesti. Hafifledi. Taş eşik, ayaklarının altında daha da sağlamlaştı.
Eşik Kadını ayağa kalktı, bir adım geri çekildi. “Geç,” dedi. “Ama unutma: Geçmek, bitirmek değildir. Geçmek, yeni bir başlamanın sorumluluğudur.”
Onuncu Kapı: Açıklığın Işığı
Kadın eşiği geçti. Önünde, göğe doğru açılan bir açıklık vardı. Ağaçların uçları, rüzgârla birlikte dua ediyor gibiydi. Kuşlar uyanmıştı; ama ötüşleri, gürültü değil, bir tür hatırlayıştı.
Kadın, kalbinin ritmini dinledi. Eskiden paniğin tokmağıyla vurulan zil, şimdi bir davulun toprak sesi gibiydi: derin, yavaş, kararlı.
İçindeki ses konuştu: “Artık yolunu biliyorsun.”
“Peki,” dedi kadın, “bu yol hiç bitmeyecek mi?”
“Bitmesini neden istiyorsun?” diye sordu iç ses. “Biten yol, durgun sudur. Akan yol, hayat.”
Kadın gülümsedi. “O halde yürümeye devam.”
Açıklığın ortasında bir taş vardı. Taşın üzerinde eski bir harita çizimi: Ormanın girişini gösteren bir kapı, salıncak, kartların masası, annenin evi, kemiklerin çukuru, nehir, göl, kurtların eşiği, kuyunun halkası, taş eşik… Ve haritanın dış kenarında küçük bir yazı: “Evin yolu, her zaman içinden geçer.”
Kadın, taşın üzerine avuçlarını koydu. Sıcaklık hissetti. “Ben,” dedi, “evime dönüyorum; ama evim artık içimde, adı da yol.”
Rüzgâr, saçlarını öne itti. Orman, sanki saygı duruşuna geçti; yapraklar birbirine vurup hafif bir alkış sesi çıkardı.

Dönüş
Şehrin ışıkları ufukta belirdiğinde, kadın artık aynı kadın değildi. Ama başkası da olmamıştı; daha çok kendisi olmuştu. Adımları eve doğruydu, evin hayali, göğsündeki dikilmiş cümleyi okşuyordu.
Kapısının önüne geldi. Anahtarı çevirmeden önce durdu. Elini göğsüne koydu: “Gölgeler düşmanım değil, rehberim.”
Kapıyı açtı. İçeride hiçbir şey değişmemişti: masanın üzerindeki meyve, kanepeye atılmış hırka, yarım kalan kitap. Fakat odanın havası, tenine yeni doğmuş bir gün gibi değdi.
Pencereye yürüdü. Aynı cam, aynı buğu. Bu kez buğuya parmağıyla küçük bir daire çizdi. Dairenin içine, bir nokta koydu. “Yol,” dedi. “Ve merkez.”
Mutfağa geçti. Suyu açtı. Avuçlarını doldurup yüzüne çarptı. Gözleri yandı, canı tatlı acıyla sızladı. Gülümsedi. Yaşadığını hissetti.
Telefon masanın üzerinde duruyordu; ekranı kapalı, sessiz. Kadın onu eline aldı, sonra yerine bıraktı. “Ben artık beklemeyi de seçebilirim,” dedi. “Ama seçmem gerekirse, yürümeyi seçerim.”
Oturdu. Dizlerini karnına çekmedi bu kez; ayaklarını yere sağlam bastı. İçinden yavaşça bir şarkı yükseldi. Kemiklerden duyduğu ezginin, artık et ve kan içindeki hâli. Sözleri yoktu; ama anlamı çoktu.
“Ben buradayım,” diyordu. “Bütün parçalarımla.”

Epilog: Ormanın Hatırlattıkları
Zaman geçti; kaç gün, kaç ay, kim bilir. Kadın bazen eski salıncağı rüyasında görür oldu. Bazen kartların masasına çağrıldığını hissetti; bazen annenin evinde bir elmanın kabuğunu yeniden kesti. Kimi sabahlar, kemiklerin ezgisini duymadan güne başlayamadı; kimi akşamlar, sınırlar nehrinin kıyısında ‘Hayır’ küreğini okşadı.
Kurtlar — gri, siyah ve beyaz — zaman zaman şehrin kenarına kadar geldi. Gri olan uzaktan başını salladı; siyah olan köşe başında bekledi, “Sınır,” dedi sessizce; beyaz olan bazı günler rüzgârla yarışırcasına penceresinin önünden geçti. Kadın, bir gün onunla koşacağını biliyordu; ama o günün çabası bugün değildi. Bugün, nefesini tanımak günüydü.
Kuyunun çanı arada bir kendi kendine çaldı. Kadın her defasında göğsündeki cümleye dokundu. “Ben bir bütünüm,” dedi. “Korkumla, cesaretimle; ağlayışımla, şarkımla.”
Ve bir masal daha bitti; ama yol bitmedi. Çünkü gölgelerle dost olan bir kadın, artık kendi ışığından korkmazdı. Işık, onu daha görünür kılar; görünür olan, nihayet yürür.
