Hegel ile Devlet, Özgürlük, Akıl: Podcast - Part 1
Hegel ile Devlet, Özgürlük, Akıl: Podcast - Part 1
1. Giriş
Merhaba sevgili dinleyiciler. Ben Seval Bektaş. Siyaset felsefesi serimizin bu yeni bölümünde sizlerle birlikte Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in siyasi felsefesine doğru kapsamlı bir yolculuğa çıkıyoruz. Hegel, 19. yüzyıl Alman idealizminin doruk noktası, aynı zamanda dünya tarihine özgürlük ve akıl penceresinden bakan derin bir filozof. Bu bölümde Hegel’in düşünce dünyasını, gençlik yıllarından olgunluk eserlerine kadar adım adım keşfedeceğiz. Anlatımımız akademik bir ders gibi değil, bir hikâye gibi akacak; Hegel’in hayatını ve fikirlerini sanki oradaymışız gibi birlikte deneyimleyeceğiz. Hazırsanız, devrim ateşinin Avrupa’yı sardığı yıllara, Hegel’in gençlik günlerine doğru bir adım atalım.
2. Hegel’in hayatına ve düşünce yapısına kısa bir bakış
Hikâyemiz 1770 yılında, Almanya’nın Stuttgart kentinde başlıyor. Hegel, Württemberg Dükalığı’nda memur bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi
. Çocukluğu boyunca hem klasik edebiyatı hem de Aydınlanma çağı düşünürlerini okudu; parlak zekâsı ve öğrenme tutkusu erken yaşta dikkat çekiyordu. 1788’de Tübingen’de ünlü bir ilahiyat seminerine girdi ve orada dönemin iki genç dahisi, şair Friedrich Hölderlin ve filozof Friedrich Schelling ile dostluk kurdu
. Üç arkadaş birlikte felsefe, edebiyat ve siyaset tartışıyor, çağın büyük olaylarını heyecanla takip ediyorlardı. Nitekim Hegel 1790’da yüksek lisansını tamamladığında, Fransa’da Bastille Hapishanesi’nin düşüşü henüz bir yıl önce gerçekleşmişti ve bu olay genç idealist öğrenciler tarafından coşkuyla selamlanmıştı
. Hegel ve arkadaşları Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik, kardeşlik ideallerine hayranlık duyuyorlardı; döneminin ruhu onların yüreğinde atıyordu.
Mezuniyet sonrası Hegel, geçimini sağlamak için bir süre İsviçre ve Frankfurt’ta özel hocalık yaptı. Bu yıllarda kaleme aldığı ama yayımlanmayan denemelerinde dinin geleneksel yapısını cesurca eleştiriyordu
. Genç Hegel, dinin katı kurallarından ziyade insanın içsel ahlaki özgürlüğüne vurgu yaparak, adeta **“aklın ve ruhun özgürleşmesi”**nin peşindeydi. Üniversite yıllarından beri içinde büyüyen devrimci kıvılcım, bu erken dönem yazılarında kendini gösterir. Mesela Hristiyanlığın özüne dair yazdığı bir metinde, sevgi ve özveri dolu bir topluluk idealini öne çıkararak, kilisenin katı dogmalarına meydan okuduğu bilinir. Bu dönemdeki Hegel’i, eski düzeni eleştiren ve yeni bir etik toplum düşleyen bir genç olarak hayal edebiliriz: Masasında mum ışığında yazarak, çağının papazlarına değil devrim filozoflarına kulak veren bir entelektüel.
1801 yılında Hegel, hayatında yeni bir sayfa açarak felsefenin kalbinin attığı Jena kentine gitti. Artık 30’lu yaşlarının başında olan düşünür, Jena Üniversitesi’nde dersler vermeye başladı. Orada dostu Schelling ile birlikte **“Eleştirel Felsefe Dergisi”**ni çıkardılar; felsefi tartışmaların ön saflarında yer alıyorlardı
. Çok geçmeden Hegel, dönemin ünlü filozofları Fichte ve Schelling’in sistemlerini karşılaştıran bir eser yayımladı. Jena yılları Hegel’in olgunluk döneminin eşiğiydi. 1806 yılında, büyük eseri “Tinin Fenomenolojisi” (Phänomenologie des Geistes) üzerine çalışmasını tamamlamak üzereyken tarihin akışı bir kez daha onu doğrudan yakaladı: Napolyon’un orduları Jena’ya girdi. Söylenen o ki Hegel, elindeki müsveddeyi bitirdiği gün Napolyon’un şehre girişine tanık oldu
. Bu sahneyi bir film karesi gibi gözümüzde canlandıralım: Top sesleri Jena sokaklarında yankılanırken Hegel pencereden dışarı bakıyor, at üzerinde ilerleyen imparatoru görüyor. O an heyecanla yakın dostuna yazdığı mektupta Napolyon’u “dünya ruhu (Weltgeist) at sırtında dünyaya uzanmış, onu kavrayan bir birey” olarak tasvir edecekti. “İmparatoru – bu dünya ruhunu – keşif için şehirden çıkarken gördüm. Tek bir noktada toplanmış bu kişinin, atının üzerinde dünyaya uzanıp onu yönetmesini görmek gerçekten harika bir duygu” diye yazdı Hegel
. Napolyon, Hegel’in gözünde tarihin canlı bir öznesiydi; dünya tarihinin aklı şimdi at üstünde ilerliyordu.
Napolyon’un zaferiyle Jena Üniversitesi kapanınca Hegel zorunlu olarak akademiden uzaklaştı. 1807’de Bavyera’da bir gazetede editörlük, ardından Nürnberg’de bir lisede müdürlük yaptı
. Bu dönemde evlendi, çocukları oldu ve en soyut eserlerinden biri olan **“Mantık Bilimi”**ni (Wissenschaft der Logik) üç cilt halinde yayımladı
. Mantık Bilimi, onun diyalektik yönteminin kalbidir; varlık ve yokluk gibi en temel kavramların iç içe geçerek nasıl geliştiğini gösterir. 1816’ya gelindiğinde Hegel tekrar akademiye döndü: Önce Heidelberg Üniversitesi’nde, sonra 1818’de Berlin Üniversitesi’nde profesör oldu
. Berlin’de felsefe tarihinden sanata, dinden siyasete pek çok konuda dersler verdi; ünü Avrupa’da yayılıyor, derslerine öğrenciler akın ediyordu. Nihayet 1821’de Hegel, siyasi felsefesinin ana taşı olan “Hukuk Felsefesi” (Grundlinien der Philosophie des Rechts) eserini yayımladı
. Bu eser, onun devlet, toplum ve özgürlük üzerine olgun düşüncelerini sistematik biçimde ortaya koyar. Hegel 1831’de kolera salgını nedeniyle hayata veda ettiğinde geride devasa bir felsefi sistem ve onu izleyen bir hayran kitlesi bırakmıştı. Kısacası Hegel’in yaşam öyküsü, devrimlerle sarsılan bir dünyada düşüncenin doruklarında gezinen bir dâhinin hikâyesidir.
3. Genç Hegel dönemi: Devrimci fikirler ve ilk arayışlar
Hegel’in gençlik dönemi, hem entelektüel hem de politik açıdan hareketli ve ateşliydi. Gözünüzde 1790’ların sonlarında, Fransız Devrimi’nin coşkusuyla Almanya’da dolaşan bir genç canlandırın. Hegel, bir yandan Kant gibi filozofların eserlerini sindirmeye çalışıyor, bir yandan da devrimci ruhu Almanya’nın durgun sularına taşımak isteyen arkadaş çevresinde hararetli tartışmalara katılıyor. Bu dönemde Hegel’in yazdıkları, onun toplum ve din üzerine radikal düşünceler geliştirdiğini gösterir. Örneğin “Hristiyanlığın Ruhu ve Kaderi” adlı gençlik elyazmasında, dinin sevgi ve özgürlük temeline dayanması gerektiğini savunarak mevcut dini kurumların kuru dogmatizmini eleştirir. Genç Hegel, dinin insanlar arasındaki bağları güçlendiren bir etik sevgi topluluğu ideali taşımasını arzuluyordu. Ona göre İsa’nın mesajının özü, katı kurallardan ziyade insanların iç dünyasında filizlenen özgür ahlaktı. Bu fikirler, kendi döneminde oldukça cüretkârdı: Dini otoriteye bağlılığın sorgulanması ve ahlakın dünyevi temellerde yeniden kurulması… Hegel, adeta Aydınlanma düşüncesini bir adım öteye taşıyarak, aklın yol göstericiliğinde yeni bir toplum tahayyül ediyordu.
Aynı zamanda Hegel, etik ve toplumsal düzen üzerine erken düşüncelerini geliştirirken devrimci olaylardan ilham aldı. Fransız Devrimi’nin “hürriyet” ideali genç Hegel’i derinden etkiledi. Devrimin başlarında yazdığı mektuplarda, Paris’te halkın zorbalığa karşı ayaklanmasını heyecanla desteklediğini görebiliriz. Ancak devrimin Terör dönemiyle birlikte gelen kaosu da dikkatle takip etti. Bu, Hegel’in zihin dünyasında önemli bir soru işareti yarattı: Özgürlük uğruna yola çıkan bir devrim, nasıl olup da giyotinde kendi evlatlarını yemeye başlayabilirdi? Genç Hegel bu soruya bir cevap aramaya koyuldu ve giderek akıl ile tarih arasındaki ilişkiye kafa yormaya başladı. Belki de bu nedenle, sonradan olgunlaşacak diyalektik düşüncesinin ilk tohumları bu dönemde atıldı.
1798’de Hegel bir siyasi deneme kaleme aldı: “Württemberglilerin Son İçişleri Üzerine”
. Bu eserini tamamlayamadı ve yayımlamadı, ama fikirleri dikkat çekiciydi. Hegel burada kendi memleketinin mutlakiyetçi dükünü eleştiriyor, Württemberg’de meşruti bir düzen kurulması gerektiğini savunuyordu
. Halkın yönetime katılımını, en azından yerel meclisler yoluyla olsa bile, gerekli görüyordu. Genç bir düşünür olarak Hegel’in kafasında şekillenen şey, eski rejimin hiyerarşisine karşı daha katılımcı ve akılcı bir düzen talebiydi. O dönem için bu oldukça devrimci bir tavırdı; nitekim Hegel soyut teorilerinin yanı sıra somut bir anayasa eleştirisi yaparak, kendi ülkesindeki oligarşik yapıyı hedef almıştı. Yine 1799-1802 arasında yazdığı “Alman Anayasası” makalesinde Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun dağınık ve çağ dışı yapısını eleştirdi, Almanya’nın siyasi birliğinin gerekliliğine işaret etti
. Daha ulus devletlerin tam oluşmadığı bir çağda, Hegel genç yaşında ulusal birliği ve anayasal reformu tartışmaya açmıştı.
Bu erken dönem yazılarında, Hegel’in özgürlük ve akıl kavramlarına dayanan bir toplumsal düzen arayışı belirginleşir. Henüz sistematik bir felsefe kurmamış olsa da, onun derdi açıktır: Birey ile toplumun, ahlak ile siyasetin uyumlu bir bütünlüğe kavuştuğu bir düzen mümkün müdür? Genç Hegel bu soruya cevap ararken, bir ayağı antik çağda bir ayağı modern dünyada gibiydi. Antik Yunan’ın özgür şehir devletlerine, özellikle de polis yaşamındaki vatandaşlık idealine hayranlık duyuyordu; öte yandan modern çağın bireyci özgürlük anlayışını da önemsiyordu. Bu ikisini bağdaştırmak, yani eski’nin ortak ruhu ile yeni’nin bireysel özgürlüğünü uzlaştırmak, genç Hegel’in gizli programı gibiydi. Örneğin, o yıllarda yazdığı notlarda Antik Yunan’daki Sittlichkeit’e (etik yaşam) imrenerek baktığı, modern toplumda ise dini ve ahlaki değerlerin çözülmesiyle ortaya çıkan bireyci bencilliği eleştirdiği görülür. Hegel, devrim ateşiyle yanarken bile, özgürlüğün bir toplumsal bütünlük içinde anlam kazanacağını seziyordu.
Bu dönem Hegel’in zihinsel gelişimi için bir laboratuvar gibiydi. Bir tarafta Kant’ın katı ahlak felsefesi ve bireysel ödeve dayalı özgürlük anlayışı, diğer tarafta Rousseau’nun toplumsal sözleşme ile tanımladığı genel irade kavramı… Hegel, Kant’ın saf ahlakçılığının gerçek hayatla bağ kurmakta zorlandığını düşünüyordu. Kant’ın ahlak felsefesi her bireyi sanki tarihten ve toplumdan yalıtılmış, salt akıl tarafından yönetilen bir varlık olarak ele alıyordu
. Genç Hegel ise bundan tatminsizlik duydu; insani bilinci somut tarihsel süreç içinde anlamak istedi
. Öte yandan Rousseau’nun “insan özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur” tespitini de aklından çıkaramıyordu. Rousseau, toplumsal sözleşme ile bireylerin Genel İrade etrafında birleşebileceğini, böylece herkesin birlikte özgür olabileceğini hayal etmişti. Hegel bu fikri değerli buldu ama bunun pratikte nasıl işleyeceği konusunda şüpheleri vardı. Genç Hegel, belki henüz açıkça ifade etmese de, ileride kendi devlet anlayışında Rousseau’nun genel iradesini daha “kurumsal” bir zemine oturtmaya çalışacaktı.
Özetle, genç Hegel dönemi onun fikir fırtınalarının estiği, büyük sorular sorduğu, ideallerini ve eleştirilerini cesurca ortaya koyduğu bir zamandır. Devrimci fikirleri onu bir yandan coşturmuş, bir yandan da düşünmeye sevk etmiştir: Gerçek özgürlük nedir? Birey ve toplum nasıl bağdaştırılabilir? Bu soruların peşinde koşan genç Hegel, birazdan ele alacağımız büyük eserlerinin zeminini çoktan hazırlamış durumdaydı.
4. Tinin Fenomenolojisi: Özgürlüğün diyalektiği ve efendi-köle anlatısı
1807 yılında yayımlanan “Tinin Fenomenolojisi” (Phänomenologie des Geistes), Hegel’i felsefe dünyasında bir yıldız haline getiren eserdir. Ancak bu eser kolay bir metin değildir; Hegel, insan bilincinin gelişimini adeta bir roman gibi anlatır, fakat bu romanın sayfaları felsefi kavramlarla örülmüştür. Fenomenolojide Hegel, bilinçli bir varlık olarak insanın en basit algısından başlayıp en yüksek bilgi düzeyine –“Mutlak Bilgi”ye– ulaşana dek geçirdiği evreleri inceler. Bu evrim, bireysel bir zihin için olduğu kadar insanlık tarihinin kolektif bilinci için de geçerlidir. Bu yüzden kitap, hem bir psikolojik içebakış yolculuğu hem de bir tarih felsefesi metni gibidir. Peki bunu neden yapar Hegel? Çünkü ona göre hakikat, ancak gelişim süreci içinde, karşıtlıkların mücadelesinden doğarak anlaşılabilir. İşte diyalektik yöntem dediğimiz şey tam da budur: Tez ve antitez çatışır, ortaya yeni bir sentez çıkar; bu sentez de yeni bir çatışmanın tohumlarını taşır. Hayat da düşünce de durağan değil dinamik, çelişkilerle dolu bir oluş sürecidir. Tinin Fenomenolojisi, bu oluşun hikâyesidir.
Eserde belki de en ünlü bölüm, “Efendi-Köle Diyalektiği” olarak bilinen kısımdır (Hegel burada “Lord ve Bondsman” ifadesini kullanır, ama biz kolaylık için efendi-köle diyeceğiz). Bu bölümü dramatik bir sahne gibi düşünebiliriz: İki bilinç sahibi varlık karşılaşıyor, birbirlerini tanımak ve tanınmak istiyorlar. Hegel’e göre bir insan, kendi bilincinin farkına varabilmek için başka bir bilinç tarafından tanınmaya ihtiyaç duyar. Bu karşılaşmada iki taraf da başlangıçta efendiolmayı, yani karşı tarafa kendi iradesini dayatmayı arzuluyor. Ortaya bir yaşam memat mücadelesi çıkar: Taraflardan biri diğerini egemenliği altına almak istiyor, diğeri de boyun eğmemek. Sonunda taraflardan biri (daha gözü pek olan) efendi, diğeri köle konumunu kabul eder – en azından görünüşte. Efendi, köleyi ölümle tehdit ederek boyunduruk altına almıştır; köle ise can korkusuyla teslim olmuştur. İlk bakışta efendi kazandı, köle kaybetti sanırız. Ancak Hegel bu ilişkinin iç yüzünü sabırla deşifre eder ve şaşırtıcı bir gerçeği ortaya koyar: Zaman içinde roller tersine dönmeye başlar.
Efendi, köleyi hükmettiği biri olarak görür, ama aslında onun onayına muhtaçtır – kendini “efendi” olarak tanımlayabilmesi bile kölenin varlığına bağlıdır. Köle ise başta boyun eğmiş görünse de, çalışırken ve doğayla uğraşırken yeni bir güç kazanır. Hegel, kölenin çalışması sayesinde dünyayı dönüştürdüğünü, böylece kendi emeğinde kendini tanımaya başladığını anlatır
. Köle korkuyu tatmıştır – ölüm korkusu – ve bu korku ona içsel bir derinlik kazandırmıştır. Efendi ise rahatına düşkün hale gelir, köleye yaptırdığı işler sayesinde kendi bilinç gelişimini ihmal eder. Günün sonunda, efendi tembelliğin ve bağımlılığın kurbanı olurken, köle disiplin ve emek sayesinde içsel bir özgürlük kıvılcımı yakalar. Köle, çalışmasının ürünüyle kendini nesnel dünyada görür ve bağımsızlığının tohumlarını eker
. Bu dönüşüm öyküsü, Hegel’in belki de en çarpıcı içgörülerinden birini temsil eder: Özgürlük, başkaldırıyla kazanıldığı kadar sabır ve emekle de kazanılır; insan, karşıtlıklar içinde pişerek kendini bulur.
Efendi-köle diyalektiği, sonraki yüzyılda Marx gibi düşünürlere ilham verecek kadar güçlü bir semboldür. Hegel bunu aslında bireysel bilinç düzeyinde anlatsa da, toplumsal yorumlara çok açıktır. Birçok yorumcu, bu hikâyeyi sınıf mücadelesinin bir önsezisi olarak okumuştur: Efendi, zengin ve ayrıcalıklı sınıfları; köle ise ezilen işçi sınıfını sembolize eder gibidir
. Hegel her ne kadar doğrudan sosyal sınıflardan bahsetmese de, tanınma mücadelesi kavramıyla toplumdaki tüm çatışmaların özünde bir karşılıklı kabul görme arayışı olduğunu ima eder. İnsanlar, ister birey olarak ister grup olarak, birbirlerini efendi-köle hiyerarşilerine zorladıkça gerçek özgürlükten uzaklaşırlar. Gerçek özgürlük, her iki tarafın da birbirini bağımsız özne olarak tanımasıyla elde edilebilir. Fenomenoloji’deki bu fikir, modern kimlik ve tanınma siyasetinin de aslında habercisidir.
Tinin Fenomenolojisi yalnız efendi-köle meselesini işlemez. Bu büyük eserde öz-bilinç, akıl, tin gibi aşamalar vardır. Hegel, bireyin önce duyusal kesinlikten (dünyayı sadece duyu verileriyle algıladığı aşama) başlayıp, sonra algı ve anlama aşamalarından geçerek, öz-bilinç mertebesine ulaştığını söyler. Öz-bilinç, az önce anlattığımız gibi, başka bilinçlerle ilişki kurarak gelişir. Sonra akıl aşaması gelir; insan artık dünyanın kendi aklına uygun olduğunu fark etmeye başlar. En sonunda “Mutlak Tin” aşamasına varılır ki burada sanat, din ve felsefe biçimlerinde insan tininin kendini anlaması anlatılır. Bu kısımlar hayli ağır ve teoriktir, ancak Hegel bunları çok canlı örneklerle süsler. Örneğin din aşamasında Hristiyanlığın gelişimini, aklın bir dünya görüşü olarak nasıl egemen olduğunu tarihsel hikâyelerle açıklar. Fenomenolojinin zirvesinde Hegel şunu göstermeye çalışır: İnsan bilinci, karşıtlıklarını aştıkça özgürleşir ve en yüksek özgürlük, insanın kendini evrenin akli düzeni içinde bir parça olarak kavramasıyla mümkündür. Birey, evrensel tinle bir olduğunu anladığında – ki bu felsefenin işi – artık gerçekliğe yabancı değildir, kendini evrende evinde hisseder.
Tabii Hegel bu yola giden süreçte birçok engele de değinir. Fenomenolojide “Mutlak Özgürlük ve Terör” diye bir bölüm vardır ki burada Fransız Devrimi’nin derslerini felsefi bir dille anlatır. Hegel, devrimin “saf özgürlük” arzusunun sonunda neden Terör’e yol açtığını açıklamaya çalışır. Ona göre devrimciler tüm yerleşik düzeni yıkarak soyut bir özgürlükpeşine düşmüşlerdi, ama bu özgürlük boş bir genellikten ibaretti. Sonuçta bu boşluk, şiddet ve kaosla doldu. Bu analiz, Hegel’in siyaset felsefesine dair önemli bir mesaj içerir: Özgürlük, somut kurumlar ve etik yaşam zemini olmadan salt slogan haline gelirse yıkıcı olabilir. Bu fikir, bizi Hegel’in bir sonraki büyük eserine, Hukuk Felsefesi’ne hazırlıyor. Zira orada Hegel, özgürlüğün ancak belirli toplumsal yapılar içinde gerçek olabileceğini savunacaktır.
Özetlemek gerekirse, Tinin Fenomenolojisi Hegel’in özgürlük felsefesinin destansı başlangıcıdır. Hikâye tadında anlattığı bilinç macerasıyla Hegel, özgürlüğün bir varış noktası değil bir yolculuk olduğunu gösterir. Her bilinç, her toplum önce kendi karşıtını yaratır, onunla hesaplaşır ve bir üst düzeyde özgürlüğe erişir. Biz de bu bölümde Hegel’in satırlarında adeta bir roman okur gibi, insan ruhunun derinliklerinde gezindik. Şimdi, Hegel’in bu soyut serüvenini daha elle tutulur, toplumsal ve siyasal olana tercüme ettiği Hukuk Felsefesi’ne geçme zamanı.
5. Hukuk Felsefesi: Aile, toplum, devlet ve Hegel’in özgürlük anlayışı
Hegel 1821’de yayımladığı “Hukuk Felsefesi” (Grundlinien der Philosophie des Rechts) ile felsefi sisteminin toplumsal ve siyasal boyutunu ortaya koydu. Bu eser, onun olgunluk dönemi düşüncelerini içerir ve Hegel’in zihin dünyasında uzun yıllar mayalanan fikirlerin bir sentezidir. Hukuk Felsefesi basitçe “yasa” veya “hukuk” ile ilgili gibi görünse de, aslında bir toplum felsefesidir. Hegel burada ahlak, hak, aile, ekonomi, devlet, yurttaşlık gibi konuları bir bütünlük içinde ele alır. Kitabın belki de en ünlü sözü, Hegel’in gerçekliğe ve akla bakışını özetleyen şu cümledir: “Was vernünftig ist, das ist wirklich; und was wirklich ist, das ist vernünftig” – yani “Akla uygun olan gerçektir; gerçek olan da akla uygundur”
. Bu ifadeyle Hegel, kendi sisteminin temel önermesini ortaya koyar: Akıl ve gerçeklik özünde uyumludur. Dünya tarihindeki ve toplumlardaki gelişmeler, bir şekilde aklın gerçekleşmesinden ibarettir; başka deyişle, yeterince derine baktığımızda var olan her şeyde bir akıl düzeni bulabiliriz. Bu aynı zamanda Hegel’in muhafazakâr mı devrimci mi olduğuna dair bitmeyen tartışmaların da kaynağıdır. Kimileri bu sözü, “mevcut olan her şey zaten akla uygundur, öyleyse olduğu gibi kabullenmeliyiz” şeklinde yorumlayıp Hegel’i statükocu ilan etti. Kimileri de “akla aykırı olan zaten uzun vadede gerçek olarak kalamaz” diye yorumlayıp Hegel’in ilerlemeci yanını vurguladı
. Bizim için önemli olan, Hegel’in bu sözle devlet ve toplum yapısını değerlendirirken kullandığı mercek: Ona göre devlet, tarihin akıl ilkelerinin somutlaştığı bir ahlaki düzendir. Bu fikirleri açalım.
Hukuk Felsefesinin en can alıcı kavramlarından biri özgür iradedir. Hegel eserin hemen girişinde “hak kavramının temelinin özgür irade olduğunu” belirtir. Özgür irade deyince Hegel, yalnızca bireyin canının istediğini yapması anlamını kastetmez. Tam tersine, gerçek özgürlük, iradenin kendi kendini belirlemesi, rasyonel olması demektir. Bu noktada Hegel yine Kant’la hesaplaşır aslında: Kant, ahlak yasasını aklın evrensel buyruğu olarak görmüş ve özgür iradeyi, kendi kendine evrensel yasalar koyabilme yetisiyle tanımlamıştı. Hegel Kant’ın bu özerk ahlak anlayışına katılır gibi görünür, fakat eksik bulur. Kant’ın bahsettiği soyut ödev fikri, Hegel’e göre çok bireysel ve formeldir; toplumun somut koşullarını dışarıda bırakır. Hegel, özgürlüğün toplumsal doğasını vurgulamak ister. Ona göre insanın iradesi ancak başka iradelerle bir arada ve kurumlar içinde gerçek anlamda özgür olabilir. İşte bu nedenle Hegel, özgürlüğü üç basamakta inceler: Soyut Hak, Ahlakilik (Moralität) ve Etik Yaşam (Sittlichkeit). Bu terimler ilk bakışta karmaşık gelebilir, ama sırasıyla açıklayalım:
- Soyut Hak (Abstraktes Recht): Bu en temel düzeyde özgürlüktür. Bireylerin hukuk önünde eşit özne olarak tanındığı, mülkiyet edinme ve sözleşme yapma haklarına sahip olduğu alanı temsil eder. Hegel burada insanların birbirine “kişilik” olarak saygı duymasını şart koşar. Örneğin mülkiyet hakkı, bir kişinin iradesinin bir eşyada somutlaşması demektir; başkalarının da buna saygı göstermesi gerekir. Soyut hak aşamasında özgürlük, “başkasının hakkını çiğnemeden istediğini yapabilme” şeklinde anlaşılabilir. Ancak Hegel bunu yeterli görmez. Sadece sözleşmeler dünyası, yasa önünde eşitlik vb., özgürlüğün dış çerçevesini verir ama içini doldurmaz. Kişiler burada bağımsız ama birbirinden kopuk varlıklardır.
- Ahlakilik (Moralität): İkinci aşamada Hegel, Kant’ın alanına girer. Bu düzeyde özgürlük, bireyin kendi vicdanı ve niyeti ile ilişkilidir. Bir eylemin ahlaki değeri, niyetine ve evrensel ahlak yasasına uygunluğuna göre değerlendirilir. İnsanın içsel vicdan özgürlüğü burada ortaya çıkar. Hegel ahlakiliğin önemini kabul eder, fakat burada da bir tehlikeye işaret eder: Sübjektiflik. Yani herkes kendi vicdanını yücelttiğinde, ortak bir ahlaki zemin nasıl kurulacak? Ayrıca salt iyi niyet yetmez, sonuca da bakmalı. Mesela bir insan samimi olarak iyi bir şey yaptığını düşünerek harekete geçebilir ama sonuçları kötü olabilir; bu durumda niyet mi sonuç mu belirleyici? Hegel, ahlaki bakışın bu tür ikilemlerle malul olduğunu söyler. Kişisel vicdanlar çarpışabilir, evrensel bir ahlak yasası da soyut kaldığı için günlük hayatın somut durumlarına uygulanırken çatışmalar çıkabilir. Kısacası tek başına ahlakilik düzeyi de özgürlüğü tam gerçekleştiremez, çünkü ya fazla öznel kalır ya da hayatın zenginliğini formüllere indirger. Nitekim Hegel, Kant’ın katı ödev ahlakını “boş bir formelcilik” olmakla eleştirir dersek yanlış olmaz
reddit.com
. Bu eleştiriyi kendi çağında açıkça dile getirmiştir: Ödev buyruğu, somut içerikten yoksun olduğu ölçüde insana ne yapması gerektiğini gerçek anlamda söyleyemez. Hegel der ki, “Kant’ın toplumsal gerçeklikle bağı olmayan, duygusuz ve duygusal duyarlığı dışlayan metafizik dünyasında, salt akıl uğruna ahlak yasalarının izlenmesi sayesinde özgürlüğün güçleneceğine inanmak saflıktır” diyerek Kantçı ahlak anlayışının soyutluğunu eleştirir (diye özetleyebiliriz). Hegel için iyi niyet yetmez; özgürlük, ancak iyi niyetlerin ve öznel amaçların bir gerçekler dünyasında karşılığını bulmasıyla gerçekleşir. - Etik Yaşam (Sittlichkeit): İşte Hegel’in özgürlük anlayışının zirvesi burasıdır. Sittlichkeit, bireyin ve toplumun ahenk içinde olduğu, ahlakın ve hakkın somut kurumlar haline geldiği etik düzen demektir. Hegel bunu “özgürlük ideasının mevcut dünyaya ve öz-bilinçlerin doğasına gelişimi” olarak tanımlar
iep.utm.edu
. Başka bir ifadeyle, etik yaşam özgürlüğün ete kemiğe bürünmüş şeklidir. Birey burada soyut bir hukuk öznesi olmanın ötesine geçer, salt kendi vicdanıyla baş başa kalmanın da ötesine geçer; aile, sivil toplum ve devlet gibi kolektif kurumlar içinde gerçek özgürlüğüne kavuşur. Hegel’e göre insan ancak bu sosyal bağlam içinde tam insan olur. Tek başına bir insanın özgürlüğü eksiktir; özgürlük, paylaşılan bir hayat içinde, başkalarıyla birlikte yaşanırsa gerçektir.
Hegel, Sittlichkeit kavramını açıklarken üç temel kurumdan bahseder: Aile, Sivil Toplum ve Devlet
. Bunlar etik yaşamın ardışık aşamaları ya da boyutlarıdır.
- Aile: Etik yaşamın ilk momenti ailedir. Hegel aileyi sevgi birliği olarak görür. Ailede bireyler (eşler, ebeveyn-çocuk) birbirine sevgi ve bağlılıkla kenetlenmiştir; burada birey kendini bir bütünün parçası olarak görür. Sevgi, Hegel’e göre “bilincin kendi ayrı bireyselliğinden vazgeçerek bir başkasında kendini bulması”dır. Aile içinde fertler çıkar hesabı gütmeden, doğal bir bağlılıkla hareket ederler. Bu, özgürlüğün henüz doğal ve duygusal biçimde yaşandığı aşamadır. Hegel aileyi doğal Sittlichkeit olarak da niteler; çünkü burada etik birlik henüz dar bir çerçevede ve büyük ölçüde duygular temelinde kuruludur.
- Sivil Toplum: Birey çocukluktan çıkıp aile yuvasından ayrıldığında, kendini sivil toplumun içinde bulur. Hegel sivil toplumu, insanların kendi özel çıkarları peşinde koştukları, ekonomi ve hukuk sistemiyle örgütlenmiş toplumsal alan olarak tanımlar. Burası pazarın, mesleklerin, sınıfların dünyasıdır. Herkes kendi geçimini sağlamak, ihtiyaçlarını gidermek ve mülkiyetini korumak için çalışır; bu açıdan bireyci bir alandır. İlk bakışta sivil toplum, çıkar çatışmalarının ve bireyciliğin hüküm sürdüğü, ailedeki sıcak dayanışmanın kaybolduğu bir arena gibidir. Hegel bunu kabul eder: Sivil toplumda bir parçalanmışlık ve yabancılaşma potansiyeli vardır. İnsanlar burada bir yandan özgürlüklerini yaşar (istediği işe girebilir, mülk edinebilir, sözleşme yapabilir vs.), ama öte yandan birbirine araçsal bakma tehlikesi doğar. Hegel, sivil toplumun üretim ve işbölümü sayesinde zenginlik yaratırken aynı zamanda yoksulluk ve eşitsizlik ürettiğini fark etmişti
iep.utm.edu
. Bu nedenle sivil toplum tek başına bırakılırsa, sınıf çatışmalarına ve ahlaki çöküntüye yol açabilir. Yine de, sivil toplum modern dünyanın vazgeçilmez bir parçasıdır: Bireysel özgürlüğün, hakkın ve ekonominin geliştiği alandır.Hegel’in dahiyane fikri, bu alanın tamamen başıboş olamayacağını, devletin hem bu serbestliği güvence altına alması hem de ortaya çıkan sorunları gidermesi gerektiğini söylemesidir
iep.utm.edu
. - Devlet: Etik yaşamın zirvesi devlettir. Fakat burada “devlet” derken Hegel’in kastı, soyut bir bürokrasi ya da baskı aygıtı değil, etik bütünlüğün kendisidir. Hegel için devlet, aile ve sivil toplumdaki tüm özel bağların ve çıkarların daha yüksek bir birliğe kavuştuğu yerdir. O, devlete “ahlakî idea’nın gerçekliği” der; yani özgürlük fikri, en somut ve kurumsal olarak devlette hayat bulur. Hegel’in belki en tartışmalı iddialarından biri, bireyin gerçek özgürlüğünü ancak devlette bulabileceği düşüncesidir. Modern kulağa tuhaf gelse de, Hegel bunu söylediğinde aslında devleti, özgürlüklerin toplamını koruyan ve kişilere ait olduklarından daha büyük bir aklı temsil eden bir cisimleşmiş etik varlık olarak düşünüyordu. Onun meşhur ifadesiyle, “Devletin var olması, Tanrı’nın dünyadaki yürüyüşüdür; devlet, kendini irade olarak gerçekleştiren aklın gücüne dayanır” demiştir
reddit.com
terjesparby.com. Bu cümle (Almanca orijinali: “Es ist der Gang Gottes in der Welt, daß der Staat ist…”) Hegel’in devlet düşüncesine neredeyse kutsal bir anlam yüklediğini gösterir. Tabii Hegel burada devleti ilahi bir kurum gibi sunarken aslında tarihteki rasyonel sürecin doruğunu kasteder. Yani ona göre insanlık tarihinin ulaştığı akıl ve özgürlük düzeyi, modern anayasal devlette cisimleşmiştir; bu yüzden devlet kutsal bir misyon taşır gibidir.
Hegel’in devlet anlayışını somutlayalım: O, anayasal monarşi modelini destekliyordu. Mutlak monarşiye karşıydı; aynı zamanda tamamen başıbozuk bir demokrasiye de sıcak bakmıyordu. Devletin yasama, yürütme, yargı gibi işlevlerinin dengeli bir biçimde işlemesini, yurttaşların temsil mekanizmalarıyla yönetime katılmasını, hukukun üstünlüğünü savundu
. Prusya devletinde yaşasa da, idealindeki devlet bugünküne yakın anlamda anayasal bir devletti – hatta kimi yorumcular Hegel’in bazı düşüncelerinin kendi zamanındaki Prusya’dan daha liberal olduğunu belirtir
. Mesela Hegel jüri sistemini, yasama meclislerini, vatandaşların belirli sivil özgürlüklerini savunmuştur
. Ancak bunları yaparken, devleti bir “organizma” gibi gördüğünden, toplumsal taleplerin aşırı bireyci veya bölücü olmaması gerektiğini düşünürdü. Devlet, bireysel çıkarların ve ahlaki değerlerin uyumlu bir totalitesi olmalıydı.
Hegel’in zihninde devlet, birey ve evrenselin buluştuğu yerdir. Birey devletin yasalarına uyarak, o yasaları aynı zamanda kendi öz yasası haline getirir; böylece heteronom (dıştan zorlama) değil, otonom (kendi kendine koyduğu) yasalara göre yaşar. Bu, Hegel’e göre özgürlüğün ta kendisidir: Birey, kendini devletin rasyonel iradesinde bulur. Bir anlamda Rousseau’nun “Genel İrade”sinin somutlanmış halidir bu. Ancak elbette Hegel, Rousseau gibi doğrudan halk egemenliğini savunmaz; genel iradenin anayasal kurumlar eliyle tecelli etmesini ister. Burada bir denge dikkat çeker: Hegel vatandaşın devlete itaatinden söz eder sık sık, ancak bu itaat bir kör teslimiyet değildir; rasyonel bir uyumdur. Birey “devletin bir üyesi” olmakla gurur duymalı, çünkü orada kendine yabancı olmayan bir irade görmelidir. İyi bir devlet, vatandaşın kendini özgür hissettiği devlettir.
Hegel’in özgürlük anlayışını özetlersek: Özgürlük ne sadece bireysel keyfîliktir, ne de sadece içsel vicdan meselesidir. Özgürlük, ancak insanın içinde yaşadığı toplumsal-ahlaki düzenle birlikte düşünüldüğünde tam anlamını bulur. Bu yüzden Hegel şöyle der: “Bireyin iradesinin istemesi keyfi iradedir ve böyle bir irade içindeki birey, anlık durumuna bağlı değişken bir arzuya sahiptir; bu türden bir özgürlük sadece bir istek olmaktan öteye gidemez. Gerçek özgürlük ise, ancak kişi daha yüksek bir bütünün –ahlaki bütünün– parçası olarak yaşadığında anlam kazanır.” (Hegel bunu farklı ifadelerle eserinde dile getirir.) Kısacası, özgürlük ilişkisel bir kavramdır; bir toplum içinde, belirli kurumlar aracılığıyla gerçekleşir.
Hegel’in aileden devlete çizdiği bu panoramada, özgürlüğün aşama aşama genişleyip nesnel hale geldiğini görüyoruz. Ailede duygusal bir özgürlük, sivil toplumda kişisel çıkar özgürlüğü, devlette evrensel özgürlük… Ve tüm bunlar Hegel’e göre birbiriyle çelişmeden işleyecek şekilde rasyonel bir bütün oluşturur. Tabii Hegel’in kendi çağındaki gözlemleri ve idealleri her zaman örtüşmedi; örneğin yoksulluk sorunu veya bireylerin devlet karşısındaki hakları konusunda Hegel’in görüşleri tartışmaya açıktır. Ama onun asıl derdi, özgürlüğün bir sistem içinde temellendirilmesi idi. Bu yönüyle Hegel, ne salt bireyci liberal filozoflar gibi düşünülebilir ne de özgürlüğü küçümseyen otoriter düşünürler gibi. O, özgürlüğü her şeyin merkezine koyar fakat “özgürlük, özgürlükle sınırlandırılır” diyerek bunu toplumsal bir uyum idealiyle dengeler.
Hukuk Felsefesini kapatırken, Hegel’in bu eserdeki üslubuna dair küçük bir not düşmek gerekir: Eserin önsözünde Hegel, felsefenin gerçekliği anlamak konusunda aceleci devrimcilere değil, olguları kavramaya çalışması gerektiğini söyler. Orada çok meşhur bir mecaz kullanır: “Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlıkta uçar”
. Roma mitolojisinde bilgelik tanrıçası Minerva’nın baykuşu, ancak gün batarken kanat açar. Hegel bu metaforla felsefenin, bir dönemin sonuna gelindiğinde onu kavrayabileceğini anlatmak ister. Yani tarih kendi seyrini yaşar; felsefe ise olup biteni gece vakti, her şey durulduktan sonra anlar. Bu söz, Hegel’in mevcut gerçekliğe saygıyla yaklaşma tutumunu gösterirken, aynı zamanda düşüncenin retrospektif (geriye bakarak) doğasını vurgular
. Filozof, bir dönemin başlangıcında ne olacağını dikte edemez belki, ama sonunda ne olduğunu yorumlayabilir.
İşte bu anlayışla, Hegel Hukuk Felsefesi’nde kendi zamanının toplum ve devletine dair büyük bir resim çizdi. Özgürlük felsefesini aileden devlete uzanan somut bir çerçeveye oturttu. Fakat bu büyük resmin bir parçası daha var: Tarih. Hegel, devlet fikrini tarihten ayrı düşünmez. Zaten Hukuk Felsefesinin sonunda dünya tarihine dair önemli tezler öne sürer. Şimdi, Hegel’e göre tarih sahnesinde aklın ve özgürlüğün nasıl bir rol oynadığına bakalım.
6. Etik toplum (Sittlichkeit): Birey, toplum ve devlet ilişkisi
(Bu bölüm, bir öncekiyle iç içe geçmiş olsa da Sittlichkeit kavramına özel vurgu yapmak adına ayrı başlık olarak ele alınıyor.)
Aslında Sittlichkeit, az önce anlattığımız etik yaşam kavramının Almanca adıdır ve Hegel’in özgürlük felsefesinin belkemiğidir. Fakat Hegel’in düşüncesinde öyle merkezi bir yer tutar ki, üzerinde biraz daha durmak yerinde olacaktır. Etik toplum (Sittlichkeit) dediğimizde, Hegel’in arzuladığı ideal toplumsal düzeni anlıyoruz: Bireylerin ahlaki bilinçleriyle toplumsal kurumların tam bir uyum içinde olduğu bir düzen. Hegel bu uyumu, modern dünyada nasıl tahayyül ediyordu? Bunu anlamak için aile-toplum-devlet üçlüsünü yeniden hatırlayalım ve Hegel’in zihin haritasını canlandıralım.
Hegel, Antik Yunan’daki şehir devletlerine (polis) ve onların birlik duygusuna hayranlık duymuştu. Orada vatandaşlar kendilerini şehirle özdeşleştiriyor, ortak bir ahlak anlayışı paylaşıyordu. Ne var ki antik dünyada bu birlik, bireyselliği yeterince tanımıyordu; kölelik kurumunun varlığı bile başlı başına bir eksiklikti. Modern çağ ise bireyselliği ön plana çıkarmış, evrensel haklar fikrini geliştirmişti, ancak bu sefer de ortak değer zemini zayıflamıştı. Hegel, etik toplumkavramıyla, antik ve modern dünyaların en iyi yanlarını birleştirmek istedi. Yani modern toplumun özgür bireyi, kendini toplumun organik bir üyesi olarak hissedecekti; hem özgür hem bağlı, hem özerk hem dayanışmacı… Bu bir denge arayışıydı.
Etik toplumda birey-toplum-devlet ilişkisi, bir aile içindeki üyelerin ilişkisine benzer bir sıcaklık ve bağlılık ideali taşır, fakat elbette çok daha geniş ve karmaşık bir ölçekte. Hegel devleti “gerçeklik kazanmış ahlak fikri” olarak tarif ettiğinde, devletin içinde barındırdığı toplumun ahlaki bir bütün olduğunu kastediyordu. Bireyler sadece yasal zorunlulukla veya çıkardan dolayı değil, içten gelen bir benimsemeyle toplumsal kurumlara bağlılık duyarlar. Örneğin bir vatandaş, kanunlara uyarken bunu sırf ceza korkusundan yapmaz; o kanunların aynı zamanda kendi öz çıkarına ve toplumun ortak iyiliğine hizmet ettiğinin bilincinde olarak, gönüllü bir itaat gösterir. Hegel’in gözünde ideal yurttaş, devleti kendisinin bir uzantısı olarak gören, devlette kendini bulan kişidir.
Tabii ki Hegel ütopik hayaller kurmaz; onun anlattığı çoğu şey, dönemin gelişmiş Avrupa toplumlarında kısmen de olsa görülmeye başlanmış kurumlardı. O sadece bunları felsefi bir prensip altında topladı. Örneğin aile kurumunun erdemlerini överken, aile sonrası sivil toplumun çıkarcılığını da yadırgadı, fakat bunun devlet tarafından dengelendiği takdirde genelde bir kamusal ahlakın tesis edilebileceğini düşündü.
Etik toplumda eğitim ve alışkanlıklar önemli yer tutar. Hegel, insanların soyut ilkeleri değil, somut alışkanlıkları ve gelenekleri üzerinden de bir arada tutulduğunu belirtir. Ona göre bir toplumun üyeleri, benzer etik değerlere çocukluktan itibaren aşina olurlarsa, toplum kendi kendini yeniden üretir. Bu yüzden Sittlichkeit, sadece yasaların yazılı metinleriyle değil, toplumsal örf ve adetlerle, eğitim sistemiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla vs. yaşar. Hegel, burada bir anlamda sivil toplumu ve devleti birbirine bağlayan köprüleri düşünür. Bireyin aileden çıkıp devletin bir parçası olması arasında, onu hazırlayan okul, iş yaşamı, cemiyetler gibi yapılar vardır. Bunlar, bireyi toplumsallaştırır ve etik yaşamın parçası kılar.
Hegel’in Sittlichkeit kavramı, modern felsefede kamusal etiğin belki de ilk sistematik teorisidir. Bugün bile tartıştığımız “toplum nedir, ortak iyi nasıl sağlanır, birey-toplum dengesi nasıl kurulur?” sorularına Hegel’in verdiği cevap, Sittlichkeit kavramında yatar: Ne tamamen bireyci bir serbest piyasa toplumu ne de bireyi ezen bir kolektivizm; bunun yerine, bireyin özgürlüğünü ancak bir topluluk içinde ve onun aracılığıyla yaşadığı bir düzen.
Belki somut bir örnekle bunu zihnimizde canlandırmak faydalı olur: Düşünün ki bir şehirde yaşıyoruz. Bu şehirde kanunlar var, polis var, mahkeme var (yani soyut hak düzeni mevcut). İnsanlar işlerine gidiyor, para kazanıyor, alışveriş yapıyor (sivil toplum faaliyetleri). Fakat bu şehirde aynı zamanda bir “hemşehrilik” bilinci var; insanlar belli ortak değerleri paylaşıyor, birbirine karşı sorumluluk hissediyor. Mesela zengin bir iş insanı, sadece kâr maksimizasyonu peşinde koşmuyor; aynı şehirde yaşadığı insanlara istihdam sağladığını, kazancının bir kısmını vergilerle kamuya geri verdiğini, belki hayır işlerine katkı yaptığını biliyor. Yoksul biri tamamen yalnız ve sahipsiz değil; devletin sosyal mekanizmaları onu koruyor, komşularının dayanışması onu gözetiyor. Herkes farklı rol ve inanca sahip olabilir ama diyelim milli bayramlarda veya ortak acılarda birleşip tek bir yürek olabiliyorlar. İşte bu tasvir ettiğimiz tablo, bir ölçüde Sittlichkeit’in hayata geçmiş hali gibidir. Bireyler özgürdür, ama bu özgürlük başıboş bir bencillik değildir; toplumu zenginleştiren bir özgürlüktür.
Elbette gerçek hayat Hegel’in idealindeki gibi pürüzsüz işlemez. Kendisi de bunun farkındaydı. Sittlichkeit’in tehditleri vardır: Bencillik, cehalet, yoksulluk, yabancılaşma, aşırı bireycilik veya aşırı devletçilik… Hegel bu dengeyi sürekli vurgular. Eğer devlet mekanizması toplumdan koparsa bürokratik bir canavara dönüşebilir; eğer bireyler sadece kendi çıkarını düşünür, ortak değerlere aldırmazsa toplum çözülüp sadece hukuki bir kabuktan ibaret kalabilir. Bu nedenle, etik toplum canlı bir organizma gibi sürekli beslenmeli ve dengede tutulmalıdır. Hegel burada özellikle eğitim ve aileye önem verir; çünkü bir sonraki kuşağın etik toplum anlayışıyla yetişmesi lazım gelir.
Hegel’in Sittlichkeit kavramı, felsefe tarihinde Kant’ın evrensel ahlak kanunu ile Aristoteles’in polis hayatı arasında bir köprü gibidir. Kant bireye “sen kendin yasa koyucusun, ödevin bu” diyordu; Aristoteles ise “insan politik bir hayvandır, ancak polis içinde iyi yaşar” demişti. Hegel, insanın ancak ahlaki bir topluluk içinde gerçekten insan olabileceğini, aksi takdirde ya soyut bir ideal ya da çıkarcı bir varlık olarak kalacağını ileri sürer. Bu yönüyle Hegel’in mesajı günümüze de hitap eder: Bugün de bireysel hak ve özgürlükleri önemsiyoruz, ama aynı zamanda toplumsal sorumluluk ve dayanışma olmadan bir ülkenin huzur bulamayacağını biliyoruz. Hegel’in etik toplum fikri, bu ikisini dengeleme çabasının felsefi bir ifadesidir.
Toparlarsak, Sittlichkeit = Etik Yaşam, Hegel’in özgürlük felsefesinin kalbinde durur. Birey, toplum ve devlet üçlüsünün senfonik bir uyum içinde işlemesini ifade eder. Birey notaları, toplum melodiyi, devlet orkestrayı temsil eder desek, Sittlichkeit işte o uyumlu müziğin kendisidir. Hegel bu müziğin bestecisi olmaya çalıştı; eserleri boyunca notaları yerli yerine koydu. Elbette her orkestra zaman zaman falsolu çalabilir, ama idealinde Hegel, akıl ve özgürlüğün ahenkli ezgisini duyuyordu.
Şimdi, bu ahenkli ezginin zaman içinde nasıl şekillendiğine, yani tarih sahnesinde Hegel’in akıl ve özgürlük prensiplerinin izini sürmeye geldi sıra. Çünkü Hegel için felsefe ve tarih ayrılmazdır: Tarih, tinin (ruhun veya aklın) kendini açtığı büyük bir maceradır. Ve Hegel, tarihe bakarken özgürlüğün izini sürer. Bir sonraki bölümde, “tarihte aklın rolü”ne Hegel perspektifinden ışık tutacağız.
7. Tarihte aklın rolü: Dünya tarihi ve ilerleme fikri
Tarih nedir? Büyük insanlar ve savaşlar geçidi mi, yoksa toplumların durmaksızın tekerrür eden döngüsü mü? Yoksa bir ilerleme, bir amaç doğrultusunda akıp giden bir süreç mi? Hegel’e göre tarih, kesinlikle bir ilerleme hikâyesidir – ama rastgele değil, aklın kılavuzluğunda bir ilerleme. Onun ünlü teziyle ifade edelim: “Dünya tarihi, özgürlük bilincinin ilerlemesidir”
. Bu söz, Hegel’in tarih felsefesinin temelini özetler. İlerleme vardır, çünkü insanlık tarih boyunca özgürlüğün ne olduğunu giderek daha fazla kavramıştır; ve her kavrayış, toplumsal düzenleri dönüştürmüştür. Antik doğu despotlarından modern anayasal devletlere uzanan çizgi, özgürlüğün kısıtlı bir azınlığın tekelinden çıkıp evrenselleşme çizgisidir. Hegel kısaca şöyle der: “Doğuda yalnız bir kişi özgürdü (hükümdar); Antik dünyada bazı kişiler özgürdü (vatandaşlar, köle olmayanlar); modern dünyada ise insan, insan olduğu için özgürdür”. Bu, tarihin gelişim formülüdür onun için. İnsanlığın özgürlük bilinci arttıkça, toplumlar da kurumlarını buna göre değiştirmiştir.
Hegel bu görüşlerini özellikle Berlin’de verdiği Tarih Felsefesi Derslerinde ayrıntılı bir şekilde işlemiştir. Ona göre dünya tarihine yön veren şey akıldır (Vernunft). Ünlü bir ifadesi: “Akıl dünyaya egemendir; demek ki dünya tarihi akılcı bir süreçtir.” (Almanca: “Die Vernunft ist die Weltbeherrscherin; folglich ist die Weltgeschichte ein vernünftiger Prozess.” diyesi bir ifade kullanır derslerinde.) Bu ne anlama gelir? Hegel, tarihte tesadüflere veya kaosa inanmıyordu; her büyük olayın ardında, kendini gerçekleştiren bir “dünya tinİ” görüyordu. Tabii bu, olayların her an rasyonel olduğu anlamına gelmez – tarihte çok irrasyonel, korkunç şeyler de olur – fakat Hegel bunların bile daha büyük bir akıl planında araçsı bir rol oynadığını düşünür. Meşhur “aklın hilesi” kavramını ortaya atar: Die List der Vernunft, yani aklın kurnazlığı. Bu kavrama göre, tarihte aktörler kendi tutkularının, hırslarının peşinde koşarken aslında bilmeden aklın planına hizmet ederler. Örneğin, fetih hırsıyla yanıp tutuşan bir imparator (mesela Napolyon) çok kan dökebilir, ama sonunda feodaliteyi yıkıp hukuk ve idarede modern kurumların yayılmasına sebep olabilir – ki Hegel, Napolyon’un Avrupa’ya Napolyon Yasaları’nı taşımasını bu bağlamda olumlu görüyordu. Bireylerin niyeti ne olursa olsun, akıl dünya üzerinde kendi hedefini (özgürlük bilincini geliştirme hedefini) türlü yollarla gerçekleştirir. Bu bazen tatlı bir ilerleme ile değil, zorun acı eliyle olur. Hegel der ki: “Tarih, özgürlüğün bilincinin ilerlemesidir – bir ilerleme ki, onu zorunluluğu içinde bilmek görevimizdir.”
. Yani tarihte olan biteni anlayınca görürüz ki, aslında olması gereken olmuştur, onu o şekilde yapan bir gereklilik vardır.
Bu bakış açısı, Hegel’in tarihe neredeyse bir “mahkeme” rolü biçmesine yol açar. “Dünya tarihi, dünya mahkemesidir”der bir yerde. Bundan kasıt, tarihin nihai hakem olduğudur: Bazı idealler, imparatorluklar veya liderler yenilir, yıkılır; kimileri başarılı olur. Tarih sonunda kimin haklı olduğunu gösterir. Elbette bu görüş, daha sonra çok tartışılmıştır. Çünkü bir anlamda “güçlü olan haklı çıkar” şeklinde de anlaşılabilir. Ancak Hegel’in tam demek istediği bu değildir; o, *“haklı olanın sonunda güç bulacağı”*na inanır. Eğer bir toplum ya da düzen, akla ve özgürlüğe uygunsa kalıcı olur, değilse tarih sahnesinden çekilir. Bu oldukça iyimser bir ilerleme inancıdır. Hegel, büyük bir tarih bilgisinden de yararlanarak, örneğin neden Pers İmparatorluğu’nun yerini Yunan şehir devletlerinin aldığını, sonra Roma İmparatorluğu’nun gelip geçtiğini, sonra Orta Çağ Hristiyan dünyasının yükseldiğini ve son olarak kendi çağına gelene kadar nelerin değiştiğini bir tablo halinde zihninde canlandırır. Tüm bu devirlerde tinin farklı görünümlerinin hakim olduğunu söyler. Örneğin Doğu’da (Pers, Çin, Hint medeniyetlerinde) henüz birey kavramı gelişmemiştir; imparator ya da despot “her şeydir”, halk “hiç” gibidir. Bu yüzden orada özgürlük bilinci yok denecek kadar azdır. Antik Yunan’da ilk kez bireyler (özgür yurttaşlar) tarih sahnesine çıkar, ama Yunan dünyası da küçük ölçekli ve kölelik gibi kurumlar yüzünden sınırlıdır. Roma hukuku, kişilere evrensel vatandaşlık fikri getirir ama Roma da aşırı merkezileşme ve ruhsuz hukuk düzeniyle çöker. Orta Çağ’da Hristiyanlık ile bireyin içsel özgürlüğü (Tanrı karşısında ruhun eşitliği) fikri gelir, ancak siyasette feodal ayrışmalar vardır. Modern dönemde Reformasyon, Rönesans, Aydınlanma derken akıl ve özgürlük fikirleri patlama yapar – ulus devletler, anayasalar ortaya çıkar. Bu kaba özet, Hegel’in zihnindeki özgürlük ilerlemesi çizgisidir.
Hegel, özellikle Avrupa merkezli bir tarih anlayışına sahiptir, bunu da belirtelim. Onun için dünya tarihinin merkezi Avrupa’dır, daha özelde Almanya ile doruğa ulaşmıştır gibi bir iması vardır (her ne kadar doğrudan “Almanlar en üst aşamadır” demese de, Prusya devletini pek beğendiği bilinir). Bu yönüyle Hegel’e eleştiriler gelir: Tarihi sanki önceden belirlenmiş tek bir çizgi gibi görmek, Avrupa dışı medeniyetleri önemsiz saymak vb. Ancak Hegel’in kendi ufku, döneminin bilgisiyle sınırlıydı; Çin ve Hind uygarlıklarını statik görüyor, İslam medeniyetinden çok bahsetmiyor, vs. Bu, tarih felsefesinin evrenselliğini bir parça zedeler. Yine de onun temel fikri – özgürlük bilincinin gelişmesi – soyut bir ilke olarak değerlidir ve farklı coğrafyalara da uygulanabilir bir kriter sunar.
Hegel tarih sahnesindeki figürlere de önem verir. Napolyon örneğini zaten verdik. O ve benzeri “dünya-tarihsel bireyler”, Hegel’e göre dünya ruhunun araçlarıdır. Büyük insan, çağının ruhunu en iyi anlayan ve onu gerçekleştiren kişidir. Örneğin Roma’yı çökerten “Büyük” İskender, ya da mutlak monarşiyi yıkan “Büyük” Frederick veya Napolyon gibi isimler, kendi şahsi amaçları peşinde koşarken tarihsel zorunluluğu icra etmişlerdir. Fakat ironik olan, bu büyük şahısların genelde mutsuz sonla bitirmeleridir – çünkü görevleri bittiğinde kenara atılırlar veya trajik şekilde ölürler. Hegel, dünya tarihinin bu figürlerini bir nevi koç boynuzunu vura vura kıran ve kenara çekilen koçlara benzetir. Onlar yeniyi getirir, ama yeninin keyfini süremezler.
Tarihin yönü konusunda Hegel’in en tartışmalı yorumlarından biri de, tarihin zirvesine ilişkin düşüncesidir. O, kendi yaşadığı modern Avrupa medeniyetini özgürlüğün doruğu saydı. Özellikle anayasal monarşiyle yönetilen, hukukun egemen olduğu, birey haklarının tanındığı bir devleti tarihin en akılcı sonucu olarak gördü. Bu bakımdan “tarihin sonu”fikrine göz kırpan bir tavrı vardır. Yani eğer bir gün özgürlük tam anlamıyla evrensel olursa – herkesin özgürlüğü tanınır ve aklın ilkeleriyle yönetilen bir dünya oluşursa – tarihsel gelişim amacına ulaşmış olacaktır. Hegel bunu tam böyle ifade etmese de, sisteminin mantığı bunu ima eder. Nitekim 20. yüzyılın sonunda Francis Fukuyama gibi düşünürler, liberal demokrasilerin zaferiyle Hegel’in “tarihin sonu”na ulaşıldığını ilan ettiler (tabii bu tartışmalı bir görüştü ve eleştiri aldı). Ama bu örnek bile, Hegel’in tarih felsefesinin ne kadar etkili olduğunu gösterir: Aradan iki asır geçse de, insanlar hala onun kavramlarıyla düşünmeyi sürdürüyor.
Hegel’in tarih felsefesinde bir de tarihdışılık kavramı vardır. Hegel, dünya tarihini aklın ilerlemesi olarak görürken, bazı toplumların bu evrimde aktif rol almadığını düşünmüştür. Mesela Amerika kıtalarının ya da Afrika’nın büyük bölümünün, tarih sahnesine geç çıktığını veya kenarda kaldığını söyler. Özellikle Afrika’ya dair, ne yazık ki zamanının önyargılarını aşamayan ifadeleri vardır (Afrika’yı tarihin henüz başlamadığı yer olarak görme gibi). Bu noktada Hegel, evrenselci idealine rağmen belli bir Avrupa kibriyle maluldür, bunu teslim etmek gerekir. Ancak onun özsel tezi – aklın ve özgürlüğün tarihi sürüklediği – coğrafyadan bağımsız genel bir iddiadır.
Tarih felsefesini bitirirken Hegel’in dönüp felsefenin rolünü tekrar hatırlattığını söyleyelim: Minerva’nın baykuşu meselesi, aslında tarih anlayışının bir uzantısıydı. Hegel’e göre, felsefe tarihi kavrar, ama onu yapamaz. Yani filozof, tarih olmuş bitmiş ilerlemenin anlamını çözer, ama aktif bir devrimci olarak tarihin seyrini belirleyemez. Bu anlamda Hegel kendini bir tarih yorumcusu olarak görür. Onun tarih felsefesi de aslında özgürlüğün zaferini ilan eden bir yorumgibidir. “Bakın” der, “dünya tarihi özgürlüğün zaferi yolunda bir serüvendir, ve biz şimdi bunun farkındayız.” Hegel’in kendi çağında vardığı nokta buydu.
Bugün biz Hegel’in tarih felsefesine eleştirel bakabiliriz; tarihin doğrusal olmadığını, geri dönüşler, farklı yollar olabileceğini düşünebiliriz. Ama Hegel’in iyimser özgürlük ilerlemesi fikri, özellikle 19. ve 20. yüzyılda pek çok harekete ilham vermiştir. Örneğin Marksistler, Hegel’in ilerleme şemasını sınıf mücadelelerine uyarladılar (proletaryanın zaferini özgürlüğün nihai aşaması saydılar). Liberal düşünürler, Hegel’den esinle evrensel insan hakları ve demokratikleşme tarihini bir ilerleme olarak gördüler. Bu anlamda, Hegel’in akıl ve özgürlük lehine kurduğu büyük narratif, siyasi ideolojilerin diline bile sızmıştır.
Şimdi, Hegel’in fikirlerini daha da canlı kılmak için, onu bazı diğer filozoflarla karşılaştırmalı olarak ele alalım. Aslında şimdiden Kant, Rousseau, Hobbes, Marx gibi isimlere değindik. Fakat bu kez doğrudan Hegel ile bu düşünürler arasındaki benzerlik ve farkları özetleyerek, Hegel’in özgün katkısını netleştirelim. Böylece Hegel’in hem geçmişteki fikirlerden nasıl etkilendiğini hem de gelecekteki fikirleri nasıl etkilediğini daha iyi görebileceğiz.
8. Karşılaştırmalar: Hegel ve diğer filozoflar
Hegel ve Kant – Özgürlük anlayışı: İki Alman filozof, iki farklı özgürlük vurgusu. Kant, Hegel’den bir nesil önce, özgürlük = özerklik diyerek ahlak felsefesini devrimci biçimde kurmuştu. Kant’a göre, birey özgürse, kendi kendine evrensel bir ahlak kanunu koyar ve ona uyar; dışsal eğilimlerin veya emirlerin kölesi olmaz. Kant’ın ünlü kategorik imperatifi (koşulsuz buyruğu) “öyle davran ki davranışının ilkesi, genel bir yasa olabilsin” der. Bu, özgürlüğü içsel bir yasallığa bağlayan yüce bir idealdir. Hegel gençliğinden itibaren Kant’a büyük saygı duymuştur – neticede Kant Aydınlanma’nın doruğuydu ve aklı merkeze almıştı. Ancak Hegel zamanla Kant’ın özgürlük anlayışının çok soyutkaldığını düşündü
. Kant’ta özgür özne, sanki toplumsuz, tarihsiz, ilişkilerden bağımsız bir varlık gibiydi. Sadece kendi aklıyla konuşan bir varlık… Hegel ise “böyle bir özne aslında hayatta yok” diye itiraz etti. Ona göre gerçek insan, toplum içinde yaşayan, başkalarıyla ilişkili, tarihsel bir varlıktır
. Bu yüzden, Hegel özgürlüğü tanımlarken Kant’ın ödev ahlakı kavramını alıp sosyalleştirdi diyebiliriz.
Kant için özgürlük, bireyin iradesinin kendi yasasına uymasıydı. Hegel için özgürlük, bireyin iradesinin kendisini aştığı bütünün rasyonel yasasına uymasıdır (bu bütün, Sittlichkeit’tir, devlettir). Burada ince bir fark var: Kant evrensel ahlak yasasını bireyin aklında temellendirir; Hegel ise evrensel ahlakı toplumun kendinde var olan bir akıl olarak görür. Bu yüzden Hegel, Kant’ın “salt iyi niyet” vurgusunu yetersiz bulur. Somut durumda ne yapacağımızı, sadece iyi niyetle bilemeyiz; kurumlara, geleneklere, paylaşılan değerlere ihtiyaç duyarız. Kant’ın ahlakı niyet etiği iken, Hegel’in ahlakı somut etiğe dönüşür.
Bir diğer nokta: Kant’ın kategorik imperatifi Hegel’e göre “boş bir formül” gibiydi. Hegel ünlü “Kant’ın formalizminin boşluğu” eleştirisinde, Kant’ın kuralının her içeriğe uygulanabileceğini, dolayısıyla fiilen bir yol gösteremeyebileceğini iddia etti
. Mesela Kant der ki “Yalan söyleme, çünkü yalan umumileşirse toplum olmaz.” Hegel bu mantığın her şeye uydurulabileceğini ve bazen aşırı katı sonuçlar verdiğini düşündü. Örneğin, bir katil kapınıza dayanıp birini sorarsa, Kant’a göre yalan söylemek yanlış olur; ama Hegel’e göre burada somut etik durum izin verir (hatta gerektirir). Yani durumsallık ve somut etki önemli Hegel için. Bu yönüyle Hegel, Kant’ın katı ahlakçılığına pragmatik bir esneklik de getirir.
Özgürlük konusunda belki de en temel fark: Kant özgürlüğü bireyin içinde arar, Hegel bireyler arası ilişkide ve kurumlarda arar. Kant, özgürlüğü ahlaki öznenin kapasitesi olarak tanımlar; Hegel, özgürlüğü toplumsal bir durumolarak tanımlar. Sonuçta Hegel, Kant’ın rasyonalizmini miras alır ama onu toplumsallaştırarak ve tarihselleştirerek aşmaya çalışır
. Basit bir benzetmeyle: Kant, ahlakı bir mahkeme gibi tasavvur eder (içimizdeki yargıç); Hegel ahlakı bir aile gibi tasavvur eder (içinde yaşadığımız bir topluluk). Bu ikisinin birleşimi belki bugünkü anlayışlarımıza daha yakındır – hem prensipler hem de bağlamın önemi diyebiliriz.
Hegel ve Rousseau – Toplum sözleşmesi ve genel irade: Rousseau, Hegel’den önce özgürlük ve toplum üzerine en çarpıcı fikirleri ortaya atan filozoftu. Onun Toplum Sözleşmesi (Du Contrat Social) isimli eseri, “Genel İrade” kavramını siyasi literatüre kazandırmıştı. Rousseau şöyle diyordu: İnsan doğa durumunda özgürdü ama güvensizdi; toplum ise özgürlüğünü kısıtlıyor. Öyle bir toplum kuralım ki, herkes özgürlüğünü bir bütünün parçası olarak geri kazansın: Her birey, Genel İrade dediğimiz kolektif hakikate itaat etsin, böylece kendi gerçek iradesine (çünkü genel irade aslında herkesin ortak çıkarıdır) itaat etmiş olsun. Bu fikir Fransız Devrimi’ne esin kaynağı olmuştu.
Hegel, Rousseau’yu çok ciddiye almış bir düşünürdü. Gençlik zamanında onun fikirlerinden etkilendi, olgunluğunda ise kendi sisteminde Rousseau’yu aştığını düşündü. Hegel’e göre Rousseau’nun “Genel İrade”si değerliydi, çünkü ilk kez toplumun kolektif aklını yüceltiyordu. Ancak Rousseau bunu kurumsal olarak tam çözememişti. Genel irade nasıl belirlenecekti? Herkes toplanıp doğrudan demokrasiyle mi karar verecekti? Rousseau daha ziyade küçük bir şehir devleti modeli düşünmüştü (Cenevre gibi). Hegel ise modern geniş devletlerde bunun işlemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden, Rousseau’nun genel iradesini anayasal monarşi ve temsilî kurumlar aracılığıyla gerçekleştirme fikrini benimsedi. Yani Hegel diyebilir ki: “Rousseau haklı, egemenlik halkındır (genel irade), ama bu egemenlik en iyi anayasayla, hukukla ve devlet kurumlarıyla hayata geçer; yoksa Fransız Devrimi’nin terörüne savruluruz.” Nitekim Hegel, devrimin sonunu bu şekilde yorumlamıştı: Saf genel irade (halkın mutlak egemenliği) bir süre sonra çoğunluk diktasına veya kaosa dönüşür; o yüzden hukuk devleti şarttır.
Rousseau ile Hegel’i ayıran bir başka çizgi de birey-devlet ilişkisi. Rousseau’da birey genel iradeye tamamen teslim olmalıdır; hatta “insanları özgür olmaya zorlamak”tan bahseder – yani eğer biri genel iradeye uymazsa, zorla uydurulur, çünkü genel irade herkesin gerçek iyiliğidir. Bu otoriter yoruma açık bir noktadır. Hegel ise, bireyin devlette özgürlüğünü bulacağını söylerken bile, bireysel hakların göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgular. Mesela Hegel hukuk devletinde bireyin mülkiyet hakkını, kişisel özgürlüklerini vs. korur. Rousseau’nun modelinde böyle güvenceler muğlaktır. Bu yüzden Hegel, Rousseau’yu hem benimsedi hem eleştirdi diyebiliriz. Benimsedi, çünkü “devlet bir sözleşmeler toplamı değil, bir ahlaki bütündür” fikrini sahiplendi (Rousseau da toplumu ticari bir sözleşme olarak değil, ahlaki-vatandaşlık bağı olarak görmüştü). Eleştirdi, çünkü saf halk egemenliğinin aracı olmadan tehlikeli olacağını düşündü.
Hegel’in diliyle, Rousseau hala soyut özgürlük düzlemindeydi; Hegel ise somut özgürlük peşindeydi. Bu somutluk, kurumlar, yasalar ve geleneklerle gelir. Rousseau devrimin ateşiyle doluydu; Hegel devrim ateşinin nelere mal olabileceğini görmüştü. Bu yüzden Hegel’i bazen “Rousseau’nun evcilleştirilmiş hali” gibi tarif edenler olur. Örneğin bir yorumcu şöyle diyebilir: Rousseau toplumu kurmak için eskiyi tamamen yıkmayı göze almıştı, Hegel ise eski ile yeniyi uzlaştırarak ilerlemeyi savundu. Rousseau’da tabula rasa (boş levha) vardır; Hegel’de reform ve evrim vardır.
Hegel ve Hobbes – Devletin kökeni ve amacı: Thomas Hobbes, Hegel’den çok önce 17. yüzyılda yaşamış bir İngiliz düşünür olsa da, devlet teorisi Hegel’inkiyle zıt sayılabilecek bir temel üzerindeydi. Hobbes, Leviathan adlı eserinde doğal durumda insanların “herkesin herkese karşı savaşı” halinde olduğunu, bu kaostan kurtulmak için aralarında bir sözleşme yapıp tüm yetkiyi egemen bir güce (Leviathan’a, yani devlete) devrettiklerini anlatır. Hobbes’a göre devletin amacı, barışı ve düzeni sağlamaktır; güvenlik, özgürlükten önce gelir. Bireyler can ve mal güvenliklerini korumak için bir ölçüde özgürlüklerinden vazgeçerler. Devlet, gerektiğinde mutlak iktidarla (bir monark veya meclis olabilir) düzeni korur.
Hegel, Hobbes’u ismen çok anmasa da, onun görüşlerini tartıştığı açıktır. Hegel, insanın doğa durumuna dair Hobbes’un çizdiği o karanlık tabloyu paylaşmaz. Hegel’e göre insanı insan yapan zaten toplumsallığıdır; o yüzden tümüyle toplumsuz bir savaş hali spekülatiftir. Ayrıca Hobbes’un sosyal sözleşme anlayışını da eleştirir. Hegel, toplumu bir sözleşmeyle başlatma fikrini yanlış bulur; zira sözleşme yapmak için bile bir hukuk düzeni lazımdır, demiştir. Yani sözleşme ancak zaten bir toplumun içindeysek anlamlıdır. Hobbes’un modeli bir yapay inşa gibidir; Hegel ise devleti organik bir gelişim olarak görür. Bu durumda, Hobbes devleti bir araç olarak düşünürken (güvenlik aracı), Hegel devleti bir amaç veya değer olarak yüceltir.
Hobbes’ta bireyler devlet öncesinde tüm haklara sahiptir, sonra bir kısmını devlete devreder. Hegel’de birey, ancak devlet içinde hak ve kişilik kazanır; devlet öncesinde insan fazla bir şey değildir. Hegel şöyle eleştirir: Hobbes’un toplum sözleşmesi teorisi, devleti sanki kötü bir zorunluluk gibi gösterir – insanlar istemeseler de mecbur kaldıkları için devleti kurmuşlar. Oysa Hegel’e göre devlet, insanın etik doğasının bir gereğidir, pozitif bir iyiliktir, mecburiyetten doğan bir kötülük değil. Bu fark çok önemli. Hobbes insan doğasına güvenmez, Hegel insanın akıl ve tininin gelişimine güvenir.
Pratikte de farklar var: Hobbes, mutlak monarşiye kapı aralar (Leviathan sorgulanamaz bir egemen olabilir, çünkü düzen bozulursa kaos gelir). Hegel ise mutlakiyete karşıdır; devleti güçlü ama aynı zamanda hukukla sınırlanmış bir organizma olarak ister. Hobbes devlete itaat üzerinde durur, özgürlüğü fazla önemsemez (Hobbes için özgürlük, bedenin engellenmeden hareketi kadar basit bir tanımdır). Hegel’de itaat bir görevdir ama özgürlük devlette gerçekleştiği için anlamlıdır; yani Hegel, devlete itaat et ama çünkü o senin özgürlüğünün koşuludur der. Hobbes ise devlete itaat et yoksa ölürsün der gibidir. Bu epey farklı bir motivasyondur.
Özetle, Hegel’in devlet anlayışı etik ve rasyonel temelli, Hobbes’unkisi güvenlik ve çıkar temellidir. Hegel devleti insanın ahlaki evriminin sonucu görür, Hobbes insanın korkusunun sonucu görür. Hegel için devlet bir organizma gibidir (parçaları olan bir bütün), Hobbes için bir mekanizma gibidir (bireylerin üstünde yer alan bir makine). Bu açılardan Hegel, Hobbesçu geleneği (Locke, Bentham gibi faydacı/liberal çizgi de dahil) yetersiz bulur, çünkü onlar devlette yüksek bir ahlaki anlam görmezler. Hegel kendini bu konuda klasik geleneğin (Platon, Aristoteles) devamı sayar: Devlet, etik bir cemiyet, ortak iyi düzenidir; sadece bir sözleşme değil.
Hegel ve Marx – Devlet ve tarih anlayışı çatışması: Karl Marx, Hegel öldükten sonra doğan bir sonraki nesil filozoflarındandır, ama Hegel’in gölgesi onun üzerinde büyüktür. Genç Marx, Hegel’in fikirleriyle adeta mühürlenmiş bir entelektüel ortamda yetişti. İlk eserlerinden biri “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” idi. Marx, Hegel’in devlet hakkındaki yüceltici fikirlerini kıyasıya eleştirdi. Ona göre Hegel, devleti soyut bir “idea” olarak kutsallaştırıyor, gerçek insanların somut çıkar ve sıkıntılarını göz ardı ediyordu. Marx, Hegel’in devlete atfettiği aklın gerçekte mevcut olmadığını, bunun bir tersyüz etme olduğunu iddia etti. Ünlü sözüyle, “Hegel diyalektiği başaşağı duruyor, biz onu ayakları üzerine oturtmalıyız”. Yani Hegel, tarihte ve toplumda belirleyici olanın fikirler (özellikle özgürlük fikri) olduğunu savunuyordu; Marx’a göreyse belirleyici olan maddi yaşam koşulları ve çıkarlardır. Marx Hegel’i “idealist” olmakla suçladı; kendisi “materyalist” bir tarih anlayışı benimsedi.
Somut farklılıklara bakalım: Hegel’de devlet, toplumsal uzlaşmanın doruğuydu; Marx’ta devlet, sınıf çatışmasının bir ürünüdür. Marx der ki, devlet diye bir şey yokken insanlar üretim yapısı ve sınıflar halinde bölündüler; egemen sınıf, kendi çıkarlarını toplumun çıkarı diye sunarak devleti bir baskı aracı olarak kurdu. Bu yüzden modern devlet, Marx’a göre, burjuvazinin (sermaye sınıfının) çıkarlarını koruyan bir aygıttır. Hegel bunu asla böyle görmemişti; o, devleti sınıfların üstünde, evrensel ahlakın temsilcisi saydı. Marx için bu, bir göz boyama idi: “Hegel’in evrensel dediği şey, aslında belirli bir sınıfın tekil çıkarının evrenselmiş gibi sunulmasından ibaret” der Marx özünde. Genç Marx, Hegel’in felsefesindeki muhafazakâr yönü ortaya çıkarmaya çalıştı: Hegel özgürlüğü vurguluyor ama pratikte var olan devleti kutsuyor, halkın gerçek kurtuluşuna mani oluyor diye düşünüyordu.
Din konusunda da Marx, Hegel’in fikirlerini devrimci şekilde tersine çevirdi. Hegel, dinin devlet ve toplum açısından birleştirici bir bağ olabileceğini düşünmüş, Protestanlığın ahlaki ruhunu övmüştü. Marx ise, meşhur biçimde “Din halkın afyonudur” derken aslında Hegel’in hukuk felsefesine ilişkin eleştirisinde bunu dillendiriyordu. Marx’a göre Hegel’in kutsal devlet ideali, dini tasdikle destekleniyordu ve bu, halkı gerçek dertlerinden uzaklaştırıyordu.
Tarih felsefesinde de temel fark var: Hegel, tarih boyunca fikirlerin ve politik formların evrimini vurgular (despotluk, demokrasi, monarşi vs. özgürlük fikriyle gelişir). Marx, tarih boyunca üretim ilişkilerinin ve sınıfların evrimini vurgular (kölecilik, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm diye ekonomik altyapı gelişir). Hegel için fikirler çatışır, Marx için sınıflar çatışır. Hegel’in diyalektiği soyut özgürlük kavramının kendi kendini gerçekleştirmesi gibiydi; Marx’ın diyalektiği ekonomi ve mülkiyet ilişkilerinin itiş kakışıydı. Bu nedenle Marx, Hegel’in devlete dair yazdıklarını bir illüzyon perdesi sayıp, asıl altındaki mülkiyet ilişkilerini incelemeyi önerdi.
Örneğin Hegel, modern devlette üç sınıf olduğunu söyler: Tarım, iş (sanayi-ticaret) ve evrensel sınıf (memurlar). Marx der ki, aslında iki temel sınıf vardır: Burjuvazi ve proletarya, diğerleri ara ya da tali unsurlardır. Hegel sınıflar arası çıkar çatışmasını devlet aklı ile çözeceğini umar; Marx, bu çatışmanın ancak devleti de aşacak bir devrimle (komünizm) çözüleceğine inanır.
Marx ayrıca Hegel’in felsefesini “gerçekliği açıklamak yerine aklamak”la suçladı. “Filozoflar dünyayı yorumladılar, esas olan onu değiştirmektir” derken, Hegel gibi filozofları hedef alıyordu. Hegel, evet dünyayı yorumladı, belki de mevcut düzeni akıl işi diyerek meşrulaştırdı; Marx ise bunu kabul etmeyip, “hayır, bu düzen adaletsiz, değiştireceğiz” dedi.
Yine de ilginçtir, Marx kendini Hegel’in torunu sayar. Hegel’den çok şey öğrenmiştir: Diyalektik düşünce, tarihsel yaklaşım, bütüncül analiz gibi konularda Hegel’in etkisi barizdir. Sadece, Marx bunları farklı bir içerikle doldurmuştur. Bu yüzden Hegel ve Marx, bazı yönlerden zıt kutuplar olsa da, aynı geleneğin (diyalektik ve eleştirel düşünce geleneğinin) parçasıdır.
Kısacası, Hegel devleti çözüm olarak gördü, Marx sorunun bir parçası. Hegel için reformlar yeterliydi (Prusya gibi bir devleti idealize etti), Marx için devrim şarttı (Hegel’in devletini yıkmak gerekti). Hegel tinin, Marx maddenin peşindeydi. Tarih iki düşünürü de doğrular veya yanlışlar şekilde gelişmeye devam etti: Marx’ın öngördüğü proleter devrimler oldu ama beklediği sonuçları vermedi; Hegel’in idealize ettiği devlet biçimi de eleştiriler aldı ama bir bakıma sosyal refah devleti formunda yaşatıldı. Bu çatışma, entelektüel tarihin en verimli tartışmalarından birine zemin oluşturur.
Hegel ve diğerleri: Elbette Hegel’i karşılaştırabileceğimiz daha pek çok isim var. Örneğin Platon ve Aristoteles ile karşılaştırabiliriz: Hegel, Platon’un idealar dünyasını tarihe indirip “idea”yı tarihin içinde gerçekleşen bir süreç yaptı; Aristoteles’in ethos ve zoon politikon (insan toplumsal hayvandır) kavrayışını modernize etti. Spinoza ile benzerlik kurabiliriz: Hegel, Spinoza’nın panteist “töz” kavramını “Mutlak Tin” kavramıyla akılsallaştırdı ve sürece yaydı. Schelling gibi çağdaşlarıyla farkına değinebiliriz: Schelling doğayı vurgularken, Hegel aklı ve tarihi vurguladı. Fichte ile: Fichte’de ben’in mutlak eylemi vardı, Hegel’de ben ve öteki arasındaki diyalektik oldu. Bu karşılaştırmalar detaylandırılabilir, fakat belki konuyu fazla dağıtmadan bu isimler arasından özellikle siyasi-felsefi tartışma açısından en çarpıcı olanları seçtik.
Neticede Hegel, kendinden önceki düşünürlerden devraldığı mirası (özellikle antik Yunan, modern sözleşmeciler, Aydınlanma filozofları) dev bir potada eritmiş ve kendinden sonraki düşünürlere (özellikle Marx, ama aynı zamanda varoluşçu Kierkegaard, pragmatist Peirce, vb.) zengin bir miras bırakmıştır. Karşılaştırmalar bize şunu gösteriyor: Hegel, özgün senteziyle pek çok fikrin düğüm noktasıdır. Onunla aynı fikirde olmasak da, hemen her önemli konuda onun argümanlarıyla hesaplaşmak gerekmiştir.
9. Hegel’in düşüncelerinin günümüz siyasetine etkisi
Hegel’in üzerinden iki yüzyıl geçti, peki fikirlerinin bugüne etkileri neler oldu? Aslında farkında olsak da olmasak da, siyasi düşünce dünyamızda Hegel’in izi sürüyor. Birkaç başlıkta bunu görelim:
Ulus-devlet ve anayasal düzen: Hegel, ulus-devlet fikrinin ilk filozoflarından biriydi. Onun yaşadığı çağda modern ulus-devletler şekilleniyordu ve Hegel bunu tarihsel aklın bir ürünü olarak gördü. Bugün dünya büyük oranda ulus-devletler sisteminden oluşuyor. Anayasal yönetim, hukukun üstünlüğü, vatandaşlık hakları gibi kavramlar Hegel’in idealinde de merkeziydi. Modern demokrasi pratikleri elbette Hegel’in monarşik unsurlarını aştı, ama onun vurguladığı birçok kurum (mesela sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, kamuoyu) günümüz siyasetinde vazgeçilmez kabul ediliyor. Hegel, bir ülkenin sağlıklı işlemesi için aracı kurumların önemine değinmişti – bugün de biliyoruz ki güçlü bir sivil toplum ve hukuk devleti, özgürlüklerin teminatı. Bu yönüyle Hegel’in devlet ve toplum anlayışı, modern sosyal bilimlerde “devlet kapasitesi”, “kurumsalizm” gibi kavramlarda dolaylı olarak yaşamaya devam ediyor.
Marksizm ve eleştirileri: Hegel, belki de en fazla Marx üzerinden 20. yüzyılı etkiledi. Marx ve Engels, Hegelci diyalektiği materyalist bir zemine oturtarak diyalektik materyalizm ve tarihsel materyalizm teorilerini geliştirdiler. Bunun sonucu olarak dünya çapında bir işçi sınıfı hareketi ve komünist ideoloji doğdu. Sovyetler Birliği’nden Çin’e, Küba’dan Vietnam’a kadar çeşitli ülkelerde Marx’ın devlet teorileri uygulandı – bu teorilerde Hegelci öğeler de (ters yüz edilmiş biçimde) vardı. Örneğin Marx’ın “tarihin akışı” fikri, Hegel’in ilerleme idesinin bir türevi olarak alındı ve “tarihin kaçınılmaz aşamaları” fikri resmi ideoloji haline geldi. Ancak ilginçtir, Marx’ın mirası Hegel’i de geri getirdi: 20. yüzyılda Sovyet Marksizmine muhalif çıkan birçok düşünür (örneğin Georg Lukács) yeniden Hegel’e dönerek, Marksizmi Hegelci bütünlükçü bakışla zenginleştirmeye çalıştı. Lukács’ın “Tarihte ve Sınıf Bilincinde” Hegelci diyalektiğe yaptığı vurgu, veya Frankfurt Okulu düşünürlerinin (Theodor Adorno, Max Horkheimer) Hegel’e göndermeleri bu etkinin göstergesi. Kısacası, Hegel diyalektiği, kapitalizm eleştirilerinin ve devrim teorilerinin hem ilhamı hem de tartışma konusu oldu.
Liberal siyasi teori: Bir yandan da, Hegel liberal geleneği etkiledi. 20. yüzyılda Anglo-Sakson dünyada uzun süre Hegel biraz kuşkuyla yaklaşılan zor bir filozof iken, komunitaryenizm tartışmalarıyla itibarı yükseldi. 1980’lerde liberalizm eleştirisi yapan filozoflar (Michael Sandel, Charles Taylor gibi) Hegel’in toplumcu vurgularına sarıldı. Bireyci liberalizmin atomizmine karşı Hegel’in Sittlichkeit fikri yeniden keşfedildi. Bugün “toplum olmadan birey olmaz” diyen sosyal filozoflar, açıkça Hegel’den etkilenmişlerdir. Örneğin Kanada’lı filozof Charles Taylor, Hegel’in tanınma kuramını modern kimlik politikalarına uyguladı. Ona göre insanlar sadece yasalar önünde eşitlik istemez, aynı zamanda kültürel kimliklerinin tanınmasını ister; bu da Hegel’in Anerkennung (tanınma) kavramıyla anlaşılabilir. Bu düşünceler günümüz çokkültürlülük ve kimlik siyasetinde epey etkili. Liberal-demokratik toplumlarda azınlık hakları, karşılıklı tanıma, grup kimliklerinin siyaseti gibi konular Hegelci bir çerçevede ele alınıyor – belki herkes bunun Hegel’den geldiğini bilmese bile.
“Tarihin sonu” ve uluslararası ilişkiler: Soğuk Savaş’ın bitiminde Amerikalı siyaset bilimci Francis Fukuyama, ünlü “Tarihin Sonu mu?” makalesinde ve kitabında Hegel’e doğrudan referansla liberal demokrasinin evrensel zaferini ilan etti
. Fukuyama, temelde Hegel’in efendi-köle diyalektiğinden esinlenerek, insanlığın tanınma mücadelesi içinde olduğunu, liberal demokrasinin de bu mücadeleyi tatmin eden son aşama olabileceğini söyledi. Bu görüş elbette tartışmalı çıktı (tarih bitmedi, yeni sorunlar doğdu), ama Hegel adını popüler tartışmalara kadar taşıdı. Uluslararası ilişkiler kuramında da Hegel’in izleri vardır: Realist kuramcılar Hegel’i devlet yücelticiliğiyle suçlayıp kendi denge teorilerini kurarken, uluslararası toplum kavramını tartışan bazı kuramcılar Hegel’in devletler arası “evrensel tarih” fikrine gönderme yapar. Örneğin İngiliz filozof Roger Scruton, Hegel’in uluslararası alandaki fikirlerinin Birleşmiş Milletler gibi kurumların arkasındaki felsefi ilham olduğunu söyler (Hegel devletlerin de tanınmaya ihtiyacı olduğunu vurgulamıştı).
Kimlik ve tanınma politikaları: Hegel’in belki de en canlı şekilde sürdüğü yer, tanınma teorileridir. 20. yüzyıl sonlarında Alman filozof Axel Honneth, Hegel’in gençlik eseri Jena Yazılarındaki tanınma kavramını temel alarak, toplumsal mücadelelerin altında tanınma arzusu yattığını öne sürdü. Honneth’in “Tanınma Mücadelesi” kitabı, feminist hareketten, LGBTQ hareketine, etnik kimlik mücadelelerinden sınıf mücadelelerine dek her türlü toplumsal çatışmayı, Hegelci bir tanınma eksikliği sorunu olarak analiz etti. Bu perspektif geniş kabul gördü. Günümüzde siyaset, sadece maddi çıkarların değil, kimlik ve saygınlık taleplerinin de mücadelesi olarak anlaşılıyor – bu tam da Hegel’in insana bakışını yansıtır. Efendi-köle diyalektiğini anmadan bile, insanlar bu kavramlarla düşünüyor: Ezilen bir grup, efendinin onu tanımasını istiyor; yok sayılmaya başkaldırıyor. Bu dilde Hegel vardır.
Hukuk ve vatandaşlık: Hegel’in hukuk felsefesinin spesifik etkileri de sürüyor. Örneğin ceza hukukunda Hegel’in cezanın diyalektik adaleti fikri vardır: Suç, hukuku inkâr eder; ceza, suçu inkâr ederek hukuku yeniden tesis eder. Bu teori, modern ceza adaleti tartışmalarında bazen yankılanır (misilleme değil, ahlaki dengeleme anlayışı olarak). Yine Hegel’in soyut hak-moralite-etik hayat ayrımı, hukuk teorisyenlerince hukukun farklı boyutlarını anlamada kullanılır: Pozitif hukuk (soyut hak), hukuk felsefesi (moralite) ve sosyolojik-historik hukuk (etik hayat) gibi perspektifler geliştirilebilir.
Eleştiriler ve yanlış anlamalar: Hegel’in günümüze etkisi kadar, eleştirisi de devam ediyor. Kimi çevreler onu hala otoriterliğe yol açan bir devlet filozofu olmakla suçlar. Özellikle Popper’ın “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı eserinde Hegel, Platon ve Marx’la birlikte kapalı toplum ideolojilerinin babası olarak eleştirilir. Popper, Hegel’i modern totalitarizmin habercisi sayar ve “devleti Tanrı yerine koydu” der. Tarihsel olarak bakıldığında, Hegel’in fikirleri Prusya milliyetçiliğine ve ileriki dönem Alman idealizmine kaynaklık ettiği için, Nazilerin bile Hegel’den seçmeci bir şekilde yararlandığı iddia edilir (gerçi Naziler daha çok anti-Hegelci bir mistisizme kaymışlardı). Yine de bu eleştiriler, Hegel’in itibarına bir dönem zarar verdi. Günümüzde ise daha dengeli bir yaklaşım var: Hegel ne totalitarist bir canavar ne de her şeyiyle onaylayacağımız bir demokrat; o, kendine özgü tarihsel bağlamında kavranması gereken bir düşünür. Örneğin, Hegel’in fikirlerinin liberal demokrasiyi desteklemek için de, ona karşı çıkmak için de kullanılabildiğini tarih gösterdi. Bu yüzden, onun felsefesi üzerine doğru yorum için ciddi çalışmalar yapıldı. Son yıllarda Hegel’in metinleri daha titiz tercümelerle okunup, bağlamına göre değerlendiriliyor. Artık pek kimse Hegel’i “düşman” olarak görmüyor; daha çok üzerinde uzlaşmasak da ondan öğrenilecek bir dev düşünür olarak kabul ediyor.
Özetlersek, Hegel’in etkisi hem doğrudan hem dolaylı yollarla günümüze akıyor. Devletin doğası, özgürlüğün tanımı, tarihin anlamı, kimliklerin mücadelesi, uluslararası düzenin felsefesi – bu büyük soruların hemen hepsinde Hegel’e atıf yapmasak bile, onun soruları ve cevapları arka planda bize eşlik ediyor. Belki de en önemli mirası, bütüncül ve tarihsel düşünme alışkanlığı. Bugün herhangi bir olguyu değerlendirirken, onun tarihsel süreç içinde nasıl geliştiğine bakma ihtiyacı hissediyorsak, biraz Hegel’in gözüyle bakıyoruz demektir. Veya özgürlüğü salt bireysel değil de toplumsal bir kavram olarak ele alıyorsak, yine Hegelvari düşünüyoruz. Bu yüzden Hegel yaşadığı dönemi aşan, sonraki çağlara projeksiyon tutan bir deha olarak anılmaya devam ediyor.
10. Kapanış
Sevgili dinleyiciler, iki saatlik bir zihinsel yolculuğun sonuna geldik. Bu bölümde Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in siyasi felsefesini, onun yaşamından yola çıkarak, büyük eserlerinin içinden geçerek ve diğer filozoflarla konuşarak anlamaya çalıştık. Hegel’in devleti bir organizma gibi gören bakışı, özgürlüğü bireyden topluma doğru genişleten felsefesi ve tarihi aklın sahnesi sayan ilerleme inancı, tüm bunlar bize düşündürücü perspektifler sunuyor. Hegel, felsefeyi bir hikâye anlatır gibi işlemiş bir düşünür; biz de burada onun hikâyesini anlattık.
Girişte söz verdiğimiz gibi, akademik tartışmaları mümkün olduğunca günlük bir anlatıma dönüştürdük, Hegel’in zorlu cümlelerini anlaşılır kılmaya gayret ettik. Yine de Hegel’in dünyası derin ve karmaşık; belki bazı bölümlerde zihniniz zorlandı, bazılarını tekrar dinlemek isteyebilirsiniz. Hegel de bunu beklerdi: Zira onun ünlü benzetmesiyle, Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlıkta uçar – yani bir şeyi anlamak için bazen güneşin batmasını, biraz zaman geçmesini beklemek gerekir
. Umarım bu podcast bölümü, Hegel’i anlamak için o alacakaranlığı biraz olsun aydınlatmıştır.
Son olarak, Hegel’in mirasına dair birkaç değerlendirmeyle veda edelim: Hegel, insanlar ve toplumlar hakkında umudunu hep korumuş bir filozoftu. Ona göre, tarih bilinçsiz bir karmaşa değil, bir anlam taşır – o anlam da özgürlüğün gerçekleşmesidir. Bu bakış açısı, bugün hâlâ ilham verici. Çünkü zaman zaman umutsuzluğa düşsek de, Hegel bize büyük resme bakmayı öğütler. Belki de bir toplumda reformlar yavaş ilerliyor, çatışmalar bitmiyor, ama Hegel derdi ki: “Tarihin yargısına güven; akıl eninde sonunda kendini gösterir.” Bu sözler kulağa fazla iyimser gelebilir, ama karanlık zamanlarda da ufukta bir şafak aramayı hatırlatır.
Hegel, düşünceleriyle pek çok farklı siyasi görüşe kaynaklık etti – bu da onun ne kadar zengin olduğunu gösterir. Kimi onun devletçiliğini, kimi özgürlükçülüğünü, kimi devrimci diyalektiğini sahiplendi. Biz bugünden bakınca, eleştirel bir süzgeçle Hegel’den ne alabiliriz? Belki bütüncül düşünme alışkanlığını, karşıtların birliğini arama yöntemini ve tarihi ciddiye alma tavrını… Hegel sisteminin tümüne katılmak zorunda değiliz, ama ondan öğreneceğimiz çok şey olduğu kesin.
Bir Hegel bölümünün sonuna gelirken, dilerseniz kendi hayatlarımızda da küçük bir “diyalektik” uygulayalım: Bu programda duyduklarınızı özümserken, kendi fikirlerinizle çatıştırın, yeni sentezlere varın. Belki Hegel’in anlaşılması zor cümleleri yerine, ondan çıkardığımız dersleri hatırlarsınız. Mesela özgürlük, ancak başkalarıyla birlikte mümkün – bu, Hegel’in belki en insani mesajıydı.
Şimdi sizleri bu yoğun fikir yolculuğunun ardından günlük hayatınıza uğurlarken, umuyoruz ki Hegel’in tınısı kafanızda hoş bir seda bırakmıştır. Siyaset felsefesi serimizin bir sonraki bölümünde başka bir düşünür veya kavramla yine birlikte olacağız. O zamana dek, aklın meşalesini elden bırakmayın derdi Hegel; biz de aynı dilekle veda edelim. Dinlediğiniz için teşekkürler – bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşça kalın!
Kaynaklar:
- Hegel’in sosyal ve politik düşüncesi üzerine: Singer, Peter. Hegel: A Very Short Introduction. Ayrıca bkz. Internet Encyclopedia of Philosophy, “Hegel: Social and Political Thought”
iep.utm.edu
iep.utm.edu
. - Hegel’in hayatı için: Encyclopædia Britannica, “Georg Wilhelm Friedrich Hegel”
iep.utm.edu
iep.utm.edu
. - Gençlik dönemi ve Fransız Devrimi etkisi: IEP, “Hegel: Biography”
iep.utm.edu
. - Jena dönemi ve Napolyon anekdotu: Hegel’in Niethammer’a mektubu (13 Ekim 1806)
goodreads.com
. - Tinin Fenomenolojisi ve efendi-köle diyalektiği: IEP açıklaması
iep.utm.edu
. - Hukuk Felsefesi ve özgürlük kavramı: Hegel’den alıntı
en.wikiquote.org
felsefe.gen.tr
; Hegel, Hukuk Felsefesi Önsöz (“Minerva’nın baykuşu”)
bulentyuney.com
. - Sittlichkeit tanımı: Hegel, Hukuk Felsefesi §142 (IEP’de aktarıldığı şekliyle)
iep.utm.edu
. - “Dünya tarihi özgürlük bilincinde ilerlemedir” alıntısı: Hegel, Tarih Felsefesi, Türkçesi
dergipark.org.tr
. - Hegel ve Kant farkı: Türkçe akademik çalışma, “Hegel’in Kant Eleştirisi”
dergipark.org.tr
dergipark.org.tr
. - Hegel ve Rousseau: IEP, Hegel’in Württemberg yazıları
iep.utm.edu
ve genel irade tartışmaları. - Hegel ve Hobbes karşılaştırma: Hobbes, Leviathan; Hegel, Hukuk Felsefesi eleştirileri (toplum sözleşmesine dair).
- Hegel ve Marx: Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi (1843) ve 1844 Elyazmaları; ayrıca IEP, Hegel’in sosyal teori eleştirileri
iep.utm.edu
. - Hegel’in modern etkileri: Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan
dergipark.org.tr
dergipark.org.tr
; Charles Taylor, Hegel ve The Politics of Recognition; Axel Honneth, Kampf um Anerkennung (Tanınma Mücadelesi). - Minerva’nın baykuşu metaforu: Hegel, Hukuk Felsefesi, Önsöz
en.wikiquote.org
bulentyuney.com
TR:
Bu videolardaki tüm materyaller eğitim amaçlı kullanılmaktadır ve adil kullanım kurallarına uygundur. Telif hakkı ihlali amaçlanmamıştır. Bu videoda kullanılan materyallerin telif hakkı sahibiyseniz veya bunları temsil ediyorsanız ve söz konusu materyalin kullanımıyla ilgili bir sorununuz varsa, lütfen e-postam aracılığıyla kanalımdaki “hakkında” sayfasından benimle iletişime geçin veya websitemiz üzerinden bizlere form aracılığıyla ulaşın.
ENG:
All materials in these videos are used for educational purposes and fall within the guidelines of fair use. No copyright infringement is intended. If you are or represent the copyright owner of materials used in this video and have a problem with the use of said material, please contact me via my email in the “about” page on my channel or via our website.
#carlgustavjung #jung #sigmund #sigmundfreud #podcast #podcasts #türkçepodcast #kültürsanat #psikoloji #psikiyatri #arketipler #gölgearketipi