Giriş
Merhaba ve hoş geldiniz. Bugün bağlanma kuramının kökenlerine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Gözlerinizi kapatıp çocukluğunuzu düşündüğünüz anılar var mı? Belki de annenizin sıcak bir gülümsemeyle size baktığı, ya da babanızın düştüğünüzde dizinizi temizlediği anlar… İşte bu anlar, hayatımızın ilk yıllarında kurduğumuz bağlanma ilişkisinin temelini oluşturur. Bu podcast bölümünde, çocuklukta bakımverenlerimizle kurduğumuz o kritik bağları ve onların yaşam boyu ilişkilerimize nasıl yön verdiğini keşfedeceğiz. Konumuz “Bağlanma Kuramının Kökenleri” olduğu için hem biraz akademik teoriden bahsedeceğiz (merak etmeyin, John Bowlby ve Mary Ainsworth gibi isimleri duyacaksınız), hem de samimi hikâyeler ve örneklerle konuyu içselleştirmeye çalışacağız.
Ben anlatıcınız olarak, konuya dair akademik bilgileri anlaşılır kılmak için kendi deneyimlerimden ve gözlemlerimden de söz edeceğim. Hedefimiz sizi teorik bilgilerle boğmak değil; tam tersine, bağlanma kuramının neden bu kadar önemli olduğunu birlikte anlamak. Bölüm boyunca kendinize dair çıkarımlar yapmanızı sağlayacak sorular soracağım. Belki kendi çocukluğunuzu veya ilişkilerinizi gözden geçirecek, “Benim bağlanma stilim acaba ne?” diye düşüneceksiniz. Rahat olun ve dinlemeye hazır olun – çünkü içeriğimiz, bilimsel gerçeklerle dolu olsa da, aslında hepimizin yüreğine dokunan bir insani hikâyeyi anlatıyor.
Önce kısa bir özet: Bu bölümde John Bowlby’nin bağlanma teorisini nasıl geliştirdiğini, Mary Ainsworth’un ünlü “Yabancı Durum” (Strange Situation) deneyini ve güvenli/güvensiz bağlanma stillerini ele alacağız. Ardından bağlanma kuramının çocukluktan yetişkinliğe nasıl taşındığına değineceğiz. Örneğin, Hazan & Shaver gibi araştırmacıların romantik ilişkilerde bağlanmayı nasıl incelediğini duyacaksınız. Fonagy gibi modern teorisyenlerin katkılarıyla, erken bağlanmanın zihinsel ve duygusal gelişimimize etkisine bakacağız. Ayrıca size kendi bağlanma stilinizi düşünmenizi sağlayacak küçük içsel yolculuk anları sunacağız. Bölüm sonunda ise umut verici bir mesajla konuyu toparlayıp, gelecek bölümde ele alacağımız kaygılı bağlanma şemasına (anksiyöz bağlanma stiline) ufak bir hazırlık yapacağız.
Hazırsanız, başlayalım. İsterseniz ilk olarak bağlanma teorisinin doğuşuna, yani John Bowlby’nin fikirlerine doğru tarihte kısa bir yolculuk yapalım.

John Bowlby ve Bağlanma Kuramının Doğuşu
1950’li yıllara gidiyoruz. Genç bir İngiliz psikiyatrist ve psikanalist olan John Bowlby, çocuklarla yaptığı çalışmalar sırasında ilginç bir şey fark ediyor: O dönemde yaygın inanış, bebeklerin anneye bağlanmasının aslında beslenme ile ilgili olduğu yönünde. Yani, “Anne süt veriyor, bebek de ona bu yüzden bağlanıyor” gibi basit bir açıklama var. Ancak Bowlby bunun çok eksik bir bakış olduğuna dair güçlü ipuçları görüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, annelerinden uzun süre ayrı kalan çocuklarda duygusal problemler, davranış bozuklukları gözlemliyor. Bu gözlemler Bowlby’yi, sevgi dolu fiziksel temas ve duygusal yakınlığın, en az beslenme kadar (hatta belki ondan da fazla) önemli olduğu fikrine götürüyor.
Bowlby bir yandan klinikte çocukları incelerken, bir yandan da hayvan davranışlarına dair araştırmalardan esinleniyor. Özellikle Konrad Lorenz’in kazlarla yaptığı ünlü “damgalanma (imprinting)” deneylerinden çok etkileniyor. Lorenz, yavru kazların hayatta kalmak için ilk gördükleri hareketli nesneyi (genellikle annelerini) takibe programlandığını göstermiştisimplypsychology.org. Yavru kaz, yumurtadan çıkar çıkmaz ne görürse onu “anne” belleyecek kadar biyolojik bir yatkınlıkla donatılmıştır. Bowlby, insanların da benzer içgüdüsel bağ kurma eğilimleri olduğuna inanıyor. Ona göre bebekler, dünyaya bağlanmaya hazır bir biyolojik programla geliyorlar. Ağlamak, gülümsemek, annesine sarılmak için kollarını uzatmak gibi davranışlar, aslında ebeveyni yakın tutmak için evrimsel olarak gelişmiş sinyaller. Bu sinyaller sayesinde bebeğin hayatta kalma şansı artıyor, çünkü tehlike anında yanında koruyucu biri oluyorsimplypsychology.orgsimplypsychology.org.

Bowlby’nin teorisi evrimsel temelli bir yaklaşımdı. Dedi ki: Çocuklar, kendilerine bakım veren yetişkine bağlanacak şekilde doğarlar; bu, tıpkı yavru kazların annelerini izlemeleri gibi, hayatta kalma olasılığını artıran bir mekanizmadır.Bu noktada ben de kendi hayatımdan küçük bir örnek düşünecek olursam: Yeni yürümeye başlayan yeğenimi parkta izlediğimi hatırlıyorum. Küçük çocuk cesurca kum havuzunda oynuyor ama her birkaç dakikada bir başını çevirip annesinin orada olduğundan emin oluyordu. Annesi gülümsediğinde çocuk oyuna devam ediyordu, ama anne biraz uzaklaşır gibi olsa hemen huzursuzlandı. Bu davranış, Bowlby’nin “güvenli üs” (secure base) dediği kavramla tam örtüşüyor. Yani, çocuk keşfe çıkarken arkada bir güvenli limanın olduğunu bilmek istiyorsimplypsychology.orgsimplypsychology.org. Anne veya baba, çocuğa gerektiğinde sığınabileceği bir güvenli üssağlarsa, çocuk dünya ile etkileşime daha cesur ve sağlıklı bir şekilde girebiliyor.

Bowlby’nin zamanında onun fikirlerini destekleyen başka araştırmalar da yapılıyordu. Örneğin, psikolog Harry Harlow’un 1950’lerde yaptığı ünlü “maymun deneyi” tam da Bowlby’nin savunduğu şeyin altını çiziyordu. Harlow, yavru maymunları iki yapay anneyle büyüttü: Biri telden yapılmış ve sadece biberonla süt veren bir “anne”, diğeri yumuşak peluş kaplı ama süt vermeyen bir “anne”. Sonuç şaşırtıcıydı: Yavru maymunlar karnını tel anneden doyursalar bile, vakitlerinin çoğunu yumuşak kumaş anneye sarılarak geçiriyorlardı. Korktuklarında da koştukları yer, besin veren değil, konfor ve sıcaklık sunan peluş anne oldusimplypsychology.org. Bu deney gösterdi ki fiziksel temas ve sıcaklık, en az beslenme kadar önemli bir ihtiyaç. Harlow’un bulguları, Bowlby’nin insan bebekleri için öne sürdüğü “anneler sadece süt kaynağı değil, aynı zamanda güven ve rahatlık kaynağıdır” tezini güçlü biçimde destekledisimplypsychology.org.
Bowlby, çocukların anneden ayrılmasının ve bağlanma eksikliği yaşamasının ciddi sonuçlarını da inceledi. 1940’larda yaptığı “44 Hırsız” çalışması, çocukluğunda anneden uzun süre mahrum kalmış gençlerin duygusal problemlerini belgelemişti. Uzun süre anne sevgisinden mahrum kalan çocukların ileride suça eğilimli olabileceğini, başkalarına karşı duyarsız ve sevgisiz (affectionless) olabileceklerini raporladı. Bu bulgular, Bowlby’yi “maternal yoksunluk (anne eksikliği) hipotezi” adıyla anılan bir sonuca götürdü: Bir çocuğun hayatının ilk yıllarında anneden sürekli ve sevgi dolu bakım almaması, ileriki yaşamında ciddi duygusal ve sosyal yaralar açabilirsimplypsychology.orgsimplypsychology.org. Elbette, sonradan başka araştırmacılar Bowlby’nin bazı erken varsayımlarını eleştirdiler ve meselenin bu kadar basit olmadığını gösterdiler. Ama Bowlby’nin en büyük katkısı şuydu: Anne-bebek arasındaki bağ bir lüks değil, çocuğun gelişimi için temel bir ihtiyaçtır.
Bağlanma kuramının doğuş hikâyesinde Bowlby’nin kişisel deneyimlerinin de etkisi vardı. Kendisi çocukluğunda dadılar tarafından büyütülmüş, anne-babayla sınırlı zaman geçirmişti. Belki de kendi eksikliğini fark etmesi, onu bu konuda araştırmaya daha istekli yaptı (bunu tam olarak bilemeyiz, ama kuramcıların kendi hayatlarından etkilenmesi psikolojide sık görülen bir durumdur).
Bowlby teorisini şekillendirirken bilimsel titizliği de elden bırakmadı. Araştırma sonuçlarını üç ciltlik ünlü eserinde topladı: Attachment (Bağlanma) (1969), Separation (Ayrılık) (1973) ve Loss (Kayıp) (1980) ciltleri. Bu kitaplarda, bağlanma davranışlarının nasıl geliştiğini, ayrılık ve kayıp durumlarında çocukların neler yaşadığını ve bu erken deneyimlerin ileriki psikolojik sağlıkla nasıl ilişkili olduğunu ayrıntılı şekilde açıkladı. Bowlby’nin çalışmalarından çıkan kilit nokta şuydu: Bebek ile birincil bakımveren (genellikle anne) arasındaki duygusal bağ, çocuğun hem şu ankigüven duygusunu hem de gelecekteki ilişkilerini etkileyen bir model oluşturursimplypsychology.orgsimplypsychology.org.
Bu noktada bağlanma kuramının belki de en önemli kavramına geliyoruz: İçsel çalışma modeli. Bowlby der ki, bebek ilk ilişkisine dayanarak kendi kafasında bir şablon, bir model geliştirir. Buna “içsel çalışma modeli” adını veririz. Peki bu tam olarak nedir? Şöyle düşünün: Hayatının ilk döneminde bir bebek, bakımvereninin (örneğin annesinin) davranışlarına göre dünya hakkında bazı temel inançlar geliştirir. Bir nevi zihin haritası oluşur. Üç temel soruya verilen cevaplar bu haritayı oluşturur diyebiliriz:
- Başkaları güvenilir mi? (Yani, bana ihtiyacım olduğunda cevap verecekler mi, beni hayal kırıklığına uğratırlar mı?)
- Ben sevilmeye ve ilgiye değer miyim? (Yoksa değil miyim?)
- İhtiyaçlarımı ifade ettiğimde, dünyada bir etkisi oluyor mu? (Yani, örneğin ağladığımda biri gelir mi, yoksa duymazdan mı gelinir?)
Eğer bebeğin annesi babası onun ihtiyaçlarına tutarlı şekilde cevap veriyorsa, çocuk muhtemelen şu modeli geliştirecektir: “Evet, insanlar güvenilirdir. Ben de değerliyim, sevilebilirim. İhtiyaç duyduğumda yardım alabilirim.” Bu olumlu model, ileride çocuğun güvenli bağlanma stiline sahip olmasına zemin hazırlarboylampsikiyatri.com. Diğer yandan, eğer bakımveren ihmal edici, tutarsız veya zararlıysa, o zaman çocukta şu tür inançlar yerleşebilir: “Kimseye güven olmaz. Ben galiba sevilmeyi hak etmiyorum. Duygularımı göstermem bir işe yaramıyor.” Bu da güvensiz bağlanma dediğimiz örüntülerin temelini atar. Bowlby’nin içsel çalışma modeli kavramı tam olarak bunu anlatır: İlk bağlanma deneyimlerimiz, zihnimizde ileriki tüm yakın ilişkilerimizi etkileyecek bir şablon oluşturursimplypsychology.orgsimplypsychology.org. Bu model tamamen bilinçdışı işleyecek kadar derine kök salabilir, ancak değiştirilemez de değildir. Bowlby, erken modellerin genellikle dirençli olsa da, yaşam boyunca yeni deneyimlerle revize edilebileceğini de belirtmiştirsimplypsychology.org. Yani umutsuzluğa yer yok: Kötü bir başlangıç yaptıysanız bile, sonradan güvenli ilişkiler deneyimleyerek içinizdeki çalışma modelini sağlıklı yönde güncelleyebilirsiniz.
John Bowlby’nin bağlanma kuramı, psikoloji dünyasında devrim niteliğindeydi. Öncesinde çocuk gelişimi daha çok Freud’un beslenme ve dürtü kuramlarıyla açıklanırken, Bowlby sevgi, güven ve fiziksel temasın merkeze alındığı bir perspektif getirdi. Bu teori o kadar etkili oldu ki günümüzde eğitimden tutun da klinik psikolojiye kadar pek çok alanda uygulanıyor. Örneğin, ebeveynlere çocuk ağladığında ihtiyacını gidermeleri, sevgi göstermeleri öğütleniyor – “şımarır” diye ağlayan bebeği görmezden gelme yaklaşımı büyük ölçüde terk edildi. Keza hastanelerde çocukların yanında anne-babalarının kalmasına izin veriliyor, çünkü biliyoruz ki uzun ayrılıklar çocukları olumsuz etkileyebilir. Bunların hepsi Bowlby’nin çalışmaları sayesinde şekillenen uygulamalar diyebiliriz.
Son olarak, Bowlby’nin ünlü bir sözüyle bu kısmı özetleyelim: “Hepimiz, beşikten mezara kadar, hayatımızı güvenli bir üssün sağladığı cesaretle keşfe çıktığımız geziler şeklinde yaşadığımızda en mutlu oluruz.” Bowlby, bağlanma gereksiniminin sadece bebeklikte değil, tüm yaşam boyunca sürdüğünü vurgulamıştırlabs.psychology.illinois.edu. Gerçekten de yetişkinlikte bile sevdiklerimizin desteğini hissetmek, “güvenli bir limana” sahip olduğumuzu bilmek, mutluluğumuzun ve ruh sağlımızın temel taşlarından biri değil midir?
Mary Ainsworth ve Bağlanma Stilleri
John Bowlby teorisini geliştirdikten sonra, onun yanında çalışmış ve ondan ilham almış bir isim, Mary Ainsworth, bağlanma kuramını test etmek ve detaylandırmak üzere yola çıktı. Ainsworth, Bowlby’nin öğrencilerinden biriydi ve 1970’lere geldiğimizde, çocukların bağlanma davranışlarını sistematik olarak gözlemlemek için son derece yaratıcı bir deney tasarladı: “Yabancı Durum Deneyi” (Strange Situation Test). Bu deney, bağlanma kuramının kilometre taşlarından biri olarak kabul edilir, çünkü ilk defa çocukların bağlanma stilleri somut davranışlarla sınıflandırıldı.
Şimdi, gelin bu deneyi hayal gücümüzle canlandıralım: Bir laboratuvar odası düşünün, içinde oyuncaklar var, bir yaş civarı yürümeye başlamış bir bebek ve annesi bu odaya geliyorlar. Bebek annesinin yanında yeni ortamı keşfetmeye başlıyor. Önce yabancı bir kişi odaya giriyor, anne ve bebekle kısa bir süre ilgileniyor. Ardından anne bir bahaneyle odadan çıkıp bebeği kısa süreliğine yabancıyla yalnız bırakıyor. İşte kritik an: Bebek annesinin gittiğini fark edince ne yapıyor? Kimi bebek anneyi odadan çıkarken görünce hemen ağlamaya başlıyor, kimi bebek ise annesi yokken de oyuncaklarla oynamaya devam ediyor gibi görünüyor. Birkaç dakika sonra anne odaya geri dönüyor (buna “yeniden birleşme” anı diyoruz). Bebek annesini gördüğünde ne tepki veriyor? Ainsworth ve ekibi, bu sahneyi defalarca farklı anne-bebek çiftleriyle gözlemlediler ve notlar aldılar.
Sonuçta gözlemledikleri davranış desenlerini üç ana gruba ayırdılar. Ainsworth, böylece bağlanma stillerini ortaya koymuş olduboylampsikiyatri.com. Şimdi bu üç grubu tek tek açıklayalım:
- Güvenli bağlanma: Bebek, annesi yanındayken ortamı sakince keşfeder, arada annesine bakarak “güvende miyim?” diye kontrol eder. Anne odadan çıktığında belirgin bir sıkıntı duyar, ağlayabilir veya huzursuzlanabilir. Fakat en önemlisi, anne geri döndüğünde bebeğin tepkisidir: Güvenli bağlanan bebek, annesi döner dönmez ona doğru gider veya kollarını uzatır, annesinin varlığıyla hızla sakinleşir. Sanki “Tamam, şimdi güvendeyim” dercesine anneye sarılıp sonra yeniden oyuna dönebilir. Bu bebekler annelerine güveniyor; ayrılık onları üzer ama anne döndüğünde içleri rahatlar. Ainsworth’un çalışmasında bebeklerin büyük bir kısmı (~%60-65 kadarı) bu güvenli stilde çıkmıştı.
- Kaygılı (ya da kararsız)** güvensiz bağlanma:** Bu stildeki bebekler anne yanındayken bile biraz tedirgindir; yeni ortamda oyuna tam dalmaz, anneye yapışık olabilir. Anne ayrıldığında aşırı derecede üzülür, panik derecesinde ağlar. Buraya kadar “annenin yokluğuna çok üzülüyor” diyebilirsiniz, ama kritik nokta: Anne geri döndüğünde ne oluyor? Kaygılı bağlanan bebek, anneye hem sarılmak ister hem de kızgındır. Anneden ayrıldığı için öfkelenmiştir adeta. Anne kucağına alsa bile bebek zor teselli olur; bir yandan annesini iter gibi yapabilir, vurabilir, bir yandan da bırakmak istemez. Bu çelişkili tepki nedeniyle bu stile anksiyöz-ambivalent (kaygılı-kararsız) denir. Bebek, rahatlamak ister ama tam güvenemediği için öfke de hisseder. Ainsworth’un orijinal örnekleminde bebeklerin yaklaşık %10-15 kadarı bu gruptaydı. Kaygılı bağlanan çocukların genellikle evde bakım verenleri tutarsızdır: Bazen çok sevgi dolu, bazen mesafeli olduklarından çocuk ne bekleyeceğini bilemez hale gelir. Bu belirsizlik de onu kaygılı yapar.
- Kaçıngan güvensiz bağlanma: Bu gruptaki bebekler sanki annesine pek bağlı değilmiş gibi bir izlenim verir. Deneyde, anne odadayken de anneden çok ilgi istemeden kendi kendine oynayabilir. Anne çıkıp gittiğinde dikkat çekici şekilde fazla tepki göstermeyebilir – neredeyse umurunda değil gibi. (Tabii burada şu notu düşelim: Biyolojik ölçümler bu çocukların da aslında stres yaşadığını, sadece dışarı vurmadıklarını gösteriyor. Yani “umursamıyor” gibiler ama içten içe onlar da strese girer, sadece stratejileri duyguyu bastırmaktır.) Anne geri döndüğünde ise kaçıngan stildeki bebek annesini görmezden gelir veya aktif biçimde temas kurmaktan kaçınır. Mesela anne onu kucağına almak istese, çocuk yüzünü çevirir veya kaskatı durur. Sanki “sen gittin, ben de senden pek bir şey beklemiyorum” mesajı verir. Bu bebekler, ihtiyaç anında annelerinden destek görmeye alışkın olmadıkları için, duygularını içlerine atmayı öğrenmiş gibidir. Ainsworth’un örnekleminde yaklaşık %20 civarında bebek bu tarz davranış göstermiştirlabs.psychology.illinois.edu. Kaçıngan bağlanan çocukların bakımverenleri genelde duygusal açıdan erişilemez veya tepkisiz kişilerdir; çocuk düştüğünde, korktuğunda onu sakinleştirmek yerine duygusunu küçümseyen, ihtiyaç anında orada olmayan tipte ebeveynler. Sonuçta çocuk, “En iyisi ben duygularımı göstermeyeyim; nasıl olsa kimse yok” öğrenmesini geliştirirboylampsikiyatri.com.
Ainsworth’un tanımladığı bu üç stilin yanı sıra, daha sonra Mary Main ve arkadaşları dördüncü bir kategoriden bahsettiler: Dağınık (dezorganize) bağlanma. Bu kategori, tutarlı bir strateji geliştirememiş çocukları tanımlar. Genellikle istismar veya ihmal edilmiş, travmatik yaşantıları olan çocuklarda görülür. Bu çocuklar, tuhaf ve tutarsız davranışlar sergilerler: Anne geri döndüğünde donakalma, tuhaf hareketler, bazen anneye doğru gidip sonra ondan kaçma gibi örgütsüz tepkiler verebilirler. Bunun sebebinin, çocuğun korktuğu kişinin aynı zamanda güven aradığı kişi olması gibi bir paradoks olduğu düşünülür. Yani çocuk, anneden korkuyor ama anne aynı zamanda tek güvenlik kaynağı – bu çelişki çocuğun davranışlarını darmadağın ediyor diyebiliriz. Dağınık bağlanma, güvensiz bağlanmanın en uç noktası olarak kabul ediliyor ve ileriki psikopatolojiler için risk faktörü olabiliyor. Neyse ki genel popülasyonda en az görülen stil budur.
Mary Ainsworth’un çalışmasının en güzel yanı, sadece bu kategorileri tanımlamakla kalmamasıydı. Neden bazı çocuklar güvenli de bazıları güvensiz bağlanıyor? Bunu da araştırdı. Ainsworth, ev ziyaretleri yaparak annelerin bebeklerine karşı davranışlarını incelemişti. Sonuçlar gayet mantıklıydı: Güvenli bağlanan bebeklerin anneleri, ihtiyaçlara duyarlı ve tutarlı cevap veren annelerdi. Mesela bebek ağladığında onu alıyor, sakinleştiriyor; bebek neye ihtiyaç duyarsa zamanında karşılık veriyorlardı. Güvensiz bağlanan bebeklerin anneleri ise ya tutarsızdı ya da tepkisiz/ihmal ediciydilabs.psychology.illinois.edu. Örneğin kaygılı bağlanan bebeklerin anneleri bazen çok şefkatli bazen tamamen ilgisiz davranabiliyor; bebek de “annem bazen var bazen yok” diyerek hep tetikte kalıyordu. Kaçıngan bağlananların anneleri ise genelde bebeğin duygusal ihtiyaçlarına cevap vermiyor, hatta bebeğin bağımsızlığını aşırı teşvik edip duygusal yakınlığı reddediyordu; böylece çocuk da duygusal ihtiyaç göstermemeyi öğreniyordu. Bu bulgular, Bowlby’nin kuramsal öngörülerini de destekledi: Erken dönem bakım kalitesi, çocuğun bağlanma stilini şekillendiriyor.
Ainsworth’un bulgularından sonra artık elimizde somut bir tablo vardı. Bağlanma stilleri kavramı psikoloji literatürüne girmişti. Kısaca özetlersek:
- Güvenli bağlanma – “Hem fiziksel hem duygusal ihtiyaçlarım karşılandı, dünyaya güvenle bakıyorum.”
- Kaygılı (ambivalent) bağlanma – “İhtiyaçlarım bazen karşılandı bazen karşılanmadı, sürekli tetikteyim ve sevdiklerimi kaybetmekten korkuyorum.”
- Kaçıngan bağlanma – “İhtiyaçlarım çoğunlukla karşılanmadı, duygularımı göstermemeyi ve kendi kendime yetmeyi öğrendim.”
- (Ve daha nadir olarak) Dağınık bağlanma – “Dünyam kaotik ve korkutucu; ne bekleyeceğimi bilemiyorum, stratejim yok.”
Ben bu tanımları ilk öğrendiğimde, kendime dönüp baktığımı hatırlıyorum. Çocukluğumu düşündüm: Ben nasıl bir bağlanma yaşamıştım annemle, babamla? Siz de belki şu an bunu düşünüyorsunuzdur. İşte bunu biraz daha teşvik etmek istiyorum: Kendimizi gözlemleyelim.
Kendimizi Gözlemleyelim: Benim Bağlanma Stilim Ne?
Anlattıklarımızdan sonra içinizden “Peki ben hangi bağlanma stiline sahibim?” diye sormaya başlamış olabilirsiniz. Bu harika bir soru, çünkü bağlanma stilimizi fark etmek hem kendimizi tanımada hem de ilişkilerimizi anlamada inanılmaz yol gösterici olabilir. Şimdi size küçük bir alıştırma yapmayı öneriyorum. Psikologlar Cindy Hazan ve Phillip Shaveradlı iki araştırmacı, 1980’lerde Bowlby ve Ainsworth’un bulgularını yetişkin romantik ilişkilerine uyarlamaya merak sardılar. “Acaba yetişkinlerin sevgili-eş ilişkilerinde de tıpkı bebekler gibi farklı bağlanma stilleri var mı?” diye sordular. (Bu arada Bowlby’nin “bağlanma beşikten mezara kadar sürer” sözünü hatırlayın – kendisi de yetişkin ilişkilerinin bir çeşit bağlanma ilişkisi olabileceğini düşünüyordulabs.psychology.illinois.edu.) Hazan ve Shaver, yaptıkları bir çalışmada yetişkinlere üç farklı ilişki tarzı tanımlayan metinler verdiler ve “Hangisi sizi en iyi tarif ediyor?” diye sordularlabs.psychology.illinois.edu. Gelin, benzer bir şeyi biz de burada yapalım.
Lütfen aşağıdaki üç ifadeyi sırayla dinleyin ve hangisinin size daha yakın olduğunu anlamaya çalışın:
A: “Başkalarına yakın olmak konusunda biraz rahatsız oluyorum. Kimseye tamamen güvenmem, kendimi tamamen teslim etmem zor. Biri bana çok yaklaşmak istediğinde sinirleniyorum ve genelde insanlar benden, benim rahat hissettiğimden daha fazla yakınlık bekliyor.”
B: “Başkalarına yakın olmakta genelde sorun yaşamıyorum; onlara güvenebilirim ve onların da bana güvenmesinden rahatsızlık duymam. Biri tarafından terk edilmekten ya da birinin bana çok fazla yaklaşmasından endişe etmiyorum.”
C: “İnsanların bana, benim onlara istediğim kadar yaklaşmaya gönüllü olmadığını fark ediyorum. Partnerimin beni aslında gerçekten sevmediğinden veya benimle kalmak istemeyeceğinden sık sık endişe ediyorum. Partnerime çok yakın olmak istiyorum ve bu isteğim bazen onları ürkütüp uzaklaştırıyor.”
Bu üç ifadeden hangisi sizi ya da duygularınızı daha iyi anlatıyor? Belki tam olarak birebir örtüşmeyebilir, fakat en yakın hissettiğiniz hangisi? Bir an düşünüp kendinize dürüstçe cevap verin. Belki içinizden “Keşke B gibi hissedebilsem ama galiba ben A’ya daha yakınım” ya da “Ben tam C’deki gibi davranıyorum ilişkilerimde” diyorsunuzdur.
Hazan ve Shaver’in araştırmasında, yetişkinlerin yaklaşık %60’ı B seçeneğini kendine en uygun bulmuş – yani kendilerini güvende, yakın olmaktan memnun hissedenler çoğunluktaydılabs.psychology.illinois.edu. %20 kadarı A’yiseçmiş (yakınlıktan rahatsız olan, bağımsızlığına çok düşkün ve mesafeli duranlar – ki bu profil kaçıngan bağlanma stiline denk geliyor). Yine yaklaşık %20’si de C’yi seçmiş (yakın ilişkilerde hep karşı taraf beni yeterince sevmiyor kaygısı yaşayanlar – bu da kaygılı bağlanma stiline karşılık geliyor). Gördüğünüz gibi, Ainsworth’un bebekler için bulduğu oranlara benzer bir dağılım yetişkinlerde de ortaya çıkmış! Bu gerçekten büyüleyici bir bulgu, çünkü gösteriyor ki çocuklukta edindiğimiz bağlanma modeli, büyüdüğümüzde romantik ilişkilerimizde de bir şekilde nüksediyorlabs.psychology.illinois.edu.
Tabii burada şunu da vurgulamak lazım: Hiçbirimiz %100 sadece tek bir stilde olmayabiliriz. Bu kategoriler birer prototip, yani uç örnekler. Çoğumuz biraz oradan biraz buradan özellikler gösterebiliriz. Ama genellikle bir tanesi daha baskındır. Önemli olan, kendi eğilimimizi fark etmek. Eğer B’ye yakınsanız, muhtemelen çocukluğunuzda güvenli bir bağlanma yaşamışsınız veya sonradan ilişkilerinizde güven geliştirmeyi öğrenmişsiniz. A’ya yakınsanız, belki bir parça duygusal mesafe koyma eğiliminiz var; yakınlık sizi bunaltabiliyor. C’ye yakınsanız, sevdiğiniz insanlara karşı içinizde hep bir kaybetme korkusu, terk edilme endişesi taşıyorsunuz demektir.
Bu noktada, aklınıza şu soru gelebilir: “Madem bağlanma stilim çocuklukta oluştu, ben değişime ne kadar açığım? Yani geçmişim beni belirlediyse, kaderim mühürlü mü?” Kesinlikle hayır! Araştırmalar gösteriyor ki insanların yaklaşık üçte biri, hayatlarının bir döneminde bağlanma stilinde değişim yaşayabiliyor. Bu genelde büyük yaşam olayları, ilişkiler veya terapi gibi deneyimlerle olabiliyor. Yani bağlanma stili sabit bir kader değil; o bir eğilim, bir başlangıç noktası. Fakat üzerinde çalışarak, farkındalık kazanarak ve sağlıklı ilişkiler kurarak daha güvende hissetmeyi öğrenmek mümkün. İlerleyen bölümlerde ve özellikle gelecek bölümde (kaygılı bağlanmayı ele alacağımız bölümde) bu değişim ve iyileşmekonularına tekrar değineceğiz.
Kapanış
Bugün bağlanma kuramının temellerine, John Bowlby’nin evrimsel bakışına ve Mary Ainsworth’un Yabancı Durumdeneyine birlikte baktık. Çocuklukta bakımverenle kurulan o ilk bağların, sadece bebeklikte değil, tüm yaşam boyunca içimizde yankılandığını gördük. “Güvenli üs” kavramı bize şunu hatırlatıyor: Hepimiz hayata daha cesur adımlar atıyoruz, eğer arkamızda sığınabileceğimiz bir liman olduğunu biliyorsak.
Belki kendi bağlanma hikâyeni düşündün, belki çocukluğundan bir sahne gözünün önüne geldi. Bu farkındalık, değişimin ilk adımıdır. Çünkü bağlanma stilleri sabit bir kader değil; fark ettikçe ve yeni deneyimler yaşadıkça güncellenebilen içsel haritalardır.
Bir sonraki bölümde bağlanma kuramının yolculuğunu devam ettirip, yetişkin ilişkilerinde bağlanmanın nasıl tezahür ettiğini konuşacağız. Oradan da modern teorisyenlerin katkılarına geçeceğiz.
Şimdilik küçük bir hatırlatma: Geçmişin nasıl olursa olsun, güven duygusu sonradan da öğrenilebilir. Yeter ki kendine ve ilişkilerine bu şansı tanı.
